Doğa bilimlerinin pozitivist mantığı modernite projesi içinde hukuku bir kez işgal etmeye çalışmıştı. Bugün bu işgal bürokratik ve kurnazca bir şekilde yeniden tezahür ediyor. Türkiye’deki hukuk akademisine de yansıyan bir küresel baskıyla karşı karşıyayız. Bu baskı, hesaplanabilir, sayısallaştırılabilir ve ticarileştirilebilir olanı çekip alarak geriye kalan her şeyin önüne koyuyor. Türkiye akademisinin de hiçbir kuramsal direnç göstermeksizin teslim olduğu bu yeni rejimde üniversite özerkliği ve araştırmada nitelik gibi başat temalar nicelik gözlüklerinin kapadığı bir pusun içine gizleniyor.
Bugün hukuk akademisinde yer alan, almış olan herkesin dikkatini kolayca çeken bir husus var. Hemen tüm atamalar uluslararası indekslere, yayınların etki faktörlerine, projelere ve bunun gibi nicelerine bağlı. Korkarım dahası da yolda… Böylece hukuk gibi varoluşsal olarak dile, metin yorumuna, normatif tutarlılığa ve tarihsel-felsefi bağlama doğrudan bağlı bir disiplin; örneğin Elsevier isimli bir şirketin bünyesindeki Scopus veri tabanına, etki faktörlerine ve Q dilimi tasniflerine hapsedilerek dönüştürülmekte.
Bu işgalin üzerine bir de üretken yapay zekâ teknolojilerinin sunduğu mekanik hız ve baskısı eklendiğinde hukuk fakülteleri kuramsal problem üreten merkezler olmaktan çıkıp, metrik basan birer taşeron üretim bandına dönüşme riskiyle yüzleşmektedir. Hartmut Rosa’nın Marksist literatürdeki yabancılaşma kavramını günümüz teknolojilerinin getirdiği hız baskısıyla yeniden yorumladığı “Yabancılaşma ve Hızlanma” metninde verdiği bir örnek bu konuda çarpıcı. Teknolojik ilerlemenin bir sonucu olarak işleri daha hızlı halledebilir olmanın, işler dışında arta kalan vaktimizi artıracağı düşüncesi oldukça makul görünür. Fakat Rosa bu kabulü elektronik posta teknolojisinin kullanılmasıyla birlikte bir günde gönderilebilir elektronik posta kapasitesinin de arttığını ve bu nedenle bu işe daha çok zaman ayrıldığını söyleyerek ters yüz ediyor (Rosa, 2022, ss. 28-29). Böylece Rosa’nın sosyal hızlanma dediği sonuç doğuyor ki bu da yabancılaşmayı tetikliyor.
Bugün Rosa’nın örneğini hukuk akademisine uygulamamak için hiçbir neden yok. Yayın baskısının yol açtığı son dönemde sosyal medyada yapay zekâ modelleriyle literatürün “en hızlı” şekilde nasıl taranacağı, nasıl “en iyi” çevirinin yapılacağı veya argümantasyon geliştirileceği üzerine bolca tavsiye mevcut. Gerçekte bu dönüşüm, araştırmacıyı bürokratik yükten kurtaran bir imkân olmaktan ziyade, akademik atama/yükseltme rejiminin hız talebini besleyen bir aşırı-üretim enflasyonuna evrilmiş durumda. Akademik araştırmanın derinliğindeki kayıp, araştırma sürecinin araştırmacının zihin dünyasına yaptığı katkıdan feragat gibi meseleler şu an için önemsenmeyen birer yan etki konumunda. Biçimsel açıdan “kusursuz” metinlere ulaşmak için göz ardı edilen yazar üslubunun kaybı da bunlara ekleniyor.
Üstelik hukuki araştırmanın hapsedilmeye çalışıldığı kale, Anglo-Sakson bir paradigma taşıyor. Neo-liberal zamanlarda akademinin mihenk taşı[i] sayılan bir değerlendirme ölçütünü kontrol edenin kapitalist bir şirket olmasında sürpriz hiçbir şey yok. Fakat Türkiye akademisinin de pek kolay gönül indirdiği bu Scopus veya Web of Science (WoS) gibi indekslerin esasında Anglo-Sakson hukuk paradigmasına ve İngilizce diline göre tanzim edilmiş olmasının da pek rahatsızlık uyandırmaması şaşırtıcı. Öyle ki ister vakıf ister devlet üniversitesinde görev yapın, bir akademisyenin bugünlerde en sık duyduğu kelime adalet değil, Scopus veya WoS.
Böylece belirli bir zaman ve mekandaki hukuk problemlerine (örneğin Türkiye Cumhuriyeti’ndeki insan hakları problemleri) dayalı bir incelemenin yazarı, Anglo-Sakson kodlara göre çalışma yapma gayesiyle, çalışma sahasındaki bağlamdan yabancılaşma riskiyle karşılaşmaktadır. Bu risk, dört başı mârur bir çalışmayı inşa etmek yerine, akademik çalışmaları “puan” uğruna sahte bir şekilde dilimleme gibi etik ihlallerle de pekişmekte.
Tüm bunlar, akademisyeni akademik çalışma sürecinin amacına da yabancılaştırmakta. Hukuki bir problemi tespit ve tahlil etmeye yönelmek bir amaç olmaktan çıktığında, onun yerini bu amacı ölçmek için geliştirilen ölçekler alıyor. Dolayısıyla artık indeksler araç değil, amaç niteliğinde. Bir şey amacından uzaklaştığında değerini de yitireceğinden bugün akademik çalışmaların başat amacının değerli bir iş yapmaktan uzaklaştığını kabul etmek gerekir.
Ayrıca YÖK, Üniversitelerarası Kurul ve üniversite yönetimlerinin üniversiteler arası sıralamada yükselmek, araştırma projesi olmak gibi endişelerle dayattığı indeks şartı, Türkiye akademisini küresel ölçekte faaliyet gösteren yayın tekelleri için iştah kabartan bir pazara çevirmektedir. Scopus gibi indekslerin bağlı bulunduğu veya bu indekslerde taranan yayınların sahipleri, genellikle şirketlerdir. Üstelik bu şirketlere bağlı yerlerde bu tür yayınlar yapmanın yazara genellikle hiçbir maddi katkısı olmadığı gibi, bugün yazarlardan dolar bazında fahiş ücretler istenmektedir. Öyle ki bu işin bir de karaborsası icat edilmiştir ki bunlara yağmacı dergiler deniyor. Her şekilde maddi kazanç bu şirketlere gider. YÖK’ten başlayarak fakülte idari birimlerine dek örgütlü bir şekilde gelen yayın baskısı, özellikle genç araştırmacıları ya fahiş düzeylerde ücretler ödeyerek bu indekslerde yayın yapma ya da akademik dünyanın bir parçası olmama şeklinde bir dikotomiye itmektedir. Zaten 2547 s. Kanun md. 50/d güvencesizliği altında emeğini satarak hayatta kalan genç araştırmacıların, yağmacı olsun veya olmasın, bu tür ücretleri vererek emeklerini satmaya devam edebilecekleri bir düzen kurulmaktadır. Sonuç olarak akademik liyakat, doğrudan bir “sermaye yeterliliği” meselesine dönüşmektedir. Böylece bir normun meşruiyetini ya da bir toplumun adalet krizini düşünmekle yükümlü olmasını beklediğimiz hukukçu, artık kürsüsünde bir araştırmacı değil; Anglo-Sakson pazar kodlarına göre puan optimize eden bir fabrika işçisi konumuna indirgenmektedir.
Ayrıca yapay zekâ araçlarının kendilerini yöneten şirketlere sağladığı veri miktarı düşünüldüğünde yakında akademiye çözülmesi çok zor bir zincirler dizisinin vurulması beklenebilir. Bu tür araçlar bilgiyi tekellerine alarak ve araştırmacıları kendilerine muhtaç kılarak büyümekte, düşünme işini ikame etmektedir. Halbuki hukuk kuramı; şirketleşen üniversite idarelerinin ölçeklerine, indeks tekellerinin kâr marjlarına ve algoritmik metin fabrikasyonuna terk edilemeyecek denli hayati bir kamusal alanı önceler. En azından, öyle olması gerekir. Türkiye’deki hukuk araştırmacılarının önceliği de veri tabanlarındaki H-indekslerini ve Q dilimlerini optimize etmek değil; toplumsal adaletsizliklere, anayasal çözülmelere ve dogmatik tıkanıklıklara cevap üretebilecek nitelikli, bağımsız ve kuramsal ağırlığı olan metinler inşa etmek olmalıdır. Akademi, bu eleştirel geleneğe sahip çıkmadıkça sayılar büyüyecek, fakat sırtımızı yaslayabileceğimiz bir hukuk düşüncesi kalmayacaktır. İnşa edilen küresel bilgi rejiminin akademik dünya için getirebileceği riskleri değerlendirmek yerine indekslere zorlayan bir üniversite rejiminin çok yakında kendini anlamsız hale getirerek basiretsizliğini ortaya koyacağı görüşündeyim. Pek tabii bunun aksi bu indekslere direnebilecek nitelikte, liyakat temelli bir yükseköğretim politikasının mevcudiyetini önceleyen koşullar dizisine de bağlıdır. Aksine yükseköğretim sisteminde güven ve liyakat krizini aşamayan devletler için “çözüm”, Scopus gibi uluslararası formüllere havale edilecektir. Bu konuda yanılmayı içtenlikle arzu ederim. Fakat üniversite özerkliğini tehdit eden onca başka şeyin yanına tüm bunları tartışabileceğimiz bir kamusal alanın dahi kalmamış olmasını[ii] da ekleyerek Fransız hukukçu Duguit’nin 20. yüzyıldaki uyarısına kulak verelim ve bir soruyla bitirelim: “Hukuk fakülteleri sosyal bilimler fakülteleridir ve sosyal bilimler fakülteleri olmalıdır… tekrar ediyorum: Hukuk fakülteleri sosyal bilimler fakülteleri olmalıdır.”(Duguit, 1954, s. 10)
Bugün bir hukuk fakültemiz var mıdır, gelecekte olacak mıdır?
[i] TDK Sözlüğüne göre mihenk taşı, “altın, gümüş vb. madenlerin ayarını anlamak için sürtüldükleri bir tür taş”ı ifade ediyor. Bizim açımızdan akademik çalışmaların “kıymetini” ölçmek için tâbi tutuldukları ölçekler. Bkz. (“mihenk taşı ne demek?”)
[ii] Bu vurguyu ve çok daha fazlasını sevgili Murat Sevinç Hoca Peter Fleming’in yazdığı ve “Karanlık Akademi-Üniversiteler nasıl ölür?” ismiyle Akın Emre Pilgir’in çevirip Koç Üniversitesi’nin bastığı kitabı temel alarak zaten yazdı. Bkz. (Sevinç, 2026) Benimki naçizane yarınlara giderken bugünler için direnme çabası.
KAYNAKÇA
Duguit, L. (1954). Kamu Hukuku Dersleri (S. Derbil, Çev.). Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.
Mihenk taşı. İçinde Türk Dil Kurumu. Erişim tarihi 30 Ekim 2026, https://sozluk.gov.tr/kelime/mihenk%20ta%C5%9F%C4%B1
Rosa, H. (2022). Yabancılaşma ve Hızlanma: Geç Modern Zamansallığına Dair Bir Eleştirel Teori’ye Doğru (B. Konuk, Çev.; 1. Baskı). Albaraka Yayınları.
Sevinç, M. (2026, Mart 25). Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür? – Diken. https://www.diken.com.tr/karanlik-akademi-universiteler-nasil-olur/
2021 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde lisans öğrenimini ve 2025 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans programını tamamlamıştır. Hâlihazırda Ondokuzmayıs Üniversitesi Ali Fuad Başgil Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku kürsüsünde araştırma görevlisidir.
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/



