Geçmişte ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı diktatörlükler ya da iç savaşlar sonrası, toplumlar genellikle “şimdi ne olacak?” sorusuyla baş başa kalır. Yani hem bu acıların nasıl geride bırakılacağı hem de toplumsal barışın ve demokratik bir siyasal kültürün nasıl inşa edileceği gibi zorlu sorular gündeme gelir (Sancar, 2007: 19). İşte bu noktada “geçmişle hesaplaşma” kavramı ortaya çıkar. Bu kavram, özellikle 1990’lardan itibaren “hakikat” arayışıyla da iç içe geçmiştir (Sancar, 2007: 101). Böylece “hakikat” geçmişte işlenmiş ağır insan hakları ihlallerinin kimler tarafından, kimlere karşı, hangi imkân ve yöntemlerle ve neden yapıldığının açıklığa kavuşturulması ve kamuyla paylaşılması talebini karşılar (Sancar, 2007: 101). Bu talep adaletin özel bir türü olan “onarıcı adalet” anlayışını gündeme getirir. Bu anlayışın hedefi, sadece suçluları cezalandırmak değil, aynı zamanda mağdurların yaşadıkları travmaların giderilmesi ve toplumda kırılan ilişkilerin onarılmasıdır (Walker, 2006: 382). Bu çerçevede hakikatin ortaya çıkarılması için geçmişteki hak ihlallerinin aydınlatılması bir ön şarttır. Bunun yanında mağdur ihtiyaçları ve kırılan ilişkilere yönelik etkili onarım politikalarının da tesis edilmesi gerekir.
Söz konusu onarım politikalarına dair Kolombiyalı akademisyen, insan hakları aktivisti ve eski Birleşmiş Milletler Hakikat, Adalet, Onarım ve Tekerrür Etmeme Güvencelerinin Geliştirilmesi Özel Raportörü Pablo De Greiff’in düşünceleri oldukça önemlidir. De Greiff’e göre, onarım politikalarının üç temel hedefi bulunmaktadır (Greiff & Greiff, 2006: 454-455):
- Tanıma (recognition): Mağdurların yaşadıklarının inkâr edilmemesi, aksine onların haklarının ve onurlarının iade edilmesi.
- Güven Tesisi (civic trust): Toplum içinde yurttaşlar arasındaki ve yurttaşlar ile devlet arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesi.
- Toplumsal Dayanışma (social solidarity): Hak ihlallerinin mağduru olanlarla olmayanlar arasında empati kurularak, birbirini anlayan bir toplum yapısının oluşması.
Bu hedefler hem bireysel hem de kolektif düzeyde anlam kazanır. Kolektif boyut; öncelikle toplumun inşasına, barış ve uzlaşma şartlarının oluşturulmasına, toplumun kolektif hafızasının inşası ve korunmasına[1] yönelebilir.
De Greiff, tanımayı kişilerin kaybettirilen yurttaşlık statülerini iade veya inşa etmek olarak anlar (Greiff & Greiff, 2006: 460). Ancak tanıma, bir statü iadesinden fazlası olup insan onurunun inkâr edildiği hak ihlallerine karşılık onurun kapsamlı bir şekilde yeniden inşasına yönelir. İnkâr, elbette geçmişte olan bitenin inkârıdır ve hakikat talepleri de bunu hedef alır. Dolayısıyla sadece geçmişte olan bitenin kabul edilmesi dahi “tanıma olarak hakikat” olarak önemli bir adımdır.[2]
Ayrıca, De Greiff’e göre toplumdaki bireylerin birbirine ve devlete güvenebilmesi için herkesin eşit yurttaşlar olarak görülmesi gerekir (Greiff & Greiff, 2006: 461-462). Yurttaşlıkta eşitlik, bir güven tesisini mümkün kılar. Bu güven, aslında birbirlerine yabancı olan ve yalnızca aynı siyasi topluluğun üyeleri olmaları anlamında ortaklık taşıyan yurttaşlar arasında gelişebilecek bir eğilimi yansıtır (Greiff & Greiff, 2006: 462).[3] Hakikatin açığa çıkarılması, bu güvenin tesisine katkı sunabileceği için kıymetlidir. Bu güven, yurttaşlar arasında gelişen bir ilişki olmakla da kalmayıp yurttaş ile hukuk sistemi arasında da görülür. Dolayısıyla, hakikatin açığa çıkması, yurttaşlar bakımından devlet organlarına yönelik kaybolan güvenin yeniden tesis edilmesini de sağlayabilir (The Right to Truth in the Americas, 2014: 21-22). Nitekim hakikat arayışına yönelik çabalar, eşit yurttaşlık fikri doğrultusunda bir meşruiyet temeli de yaratabilir. Zira çağdaş dünyada meşruiyet, yalnızca yöneticilerin bildiği hakikatlere değil, eşit yurttaşlar olarak herkesin vâkıf olduğu hakikatlere dayanmalıdır (Aytaç, 2010: 17). Bu durumun tipik örneği, otoriter ve totaliter rejimlerin ardından yönetimi devralan hükûmetlerin geçmiş rejimin suçlarıyla hesaplaşma çabalarıdır. Bu tür hükûmetler için hakikat, kendi rejimine rıza üretmenin bir aracı haline gelebilir. Bu yöndeki çabalar, devlete karşı güvenini kaybetmiş yurttaşların, söz konusu güveni yeniden tesis edebilmelerine de olanak tanıyabilecek niteliktedir.
De Greiff toplumsal dayanışmayı son olarak, başkalarının yerine kendini koyabilme yani empati kurabilme kapasitesiyle açıklar. Adaletin vazgeçilmez bir şartı olan tarafsız bir bakış açısının, yargılayan kişinin tartışan tarafların yerine geçmeye hazır olmadığı sürece başarılamayacağını vurgular (Greiff & Greiff, 2006: 464). Hakikat arayışında da karşı tarafla ilgilenme hali önemlidir.
Bu çerçevede Güney Afrika’daki hakikat süreci, büyük oranda başarısız bir onarım programı olarak nitelendirilebilir. Komisyon’un kuruluş yasasının isminde de mevcut[4] uzlaşı hedefi, Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun elinde, komisyon duruşmalarındaki mağdur beyanlarının, bir ulus-inşa retoriği içinde eritilmesine yol açmıştır. Komisyon, inşanın bir ön koşulu olarak önceden uyumlu bir ulusun yok edilmesi söylemini yaratmıştır (Moon, 2004: 186-187). Böylece Komisyon, toplum içinde kaybolan uyumu yeniden sağlamayı amaçlamış ve fakat bu uyumun gerçekten var olup olmadığı ve ne şekilde kaybolduğu sorularını gündeme getirmemiştir. Hakikat sürecinin diğer amaçlarıyla orantısız bir şekilde uzlaşma söylemine başvurulurken “Nasıl bir uzlaşı” istendiği de sorulmamıştır. Bu da süreçten beklenen sonuçların alınmasını güçleştirmiştir.
Güney Afrika’da anlatılar ne bireylerin kendi değerlerini taşıyan hikâyeler olarak kalmış ne de hakikatin kendisini yansıtmıştır. Daha çok “hakikat mi yoksa uzlaşma mı?” gibi yüzeysel bir ikileme indirgenmiştir. Dahası uzlaşma retoriği, bir yandan Komisyon’un bütüncül bir bakış açışından eksik olan faaliyetlerini meşrulaştırmaya da hizmet etmiştir (Moon, 2004: 185).
Richard Wilson’ın yorumu bu durumu çarpıcı biçimde özetler: Ona göre uzlaşma, esasında cezasızlığa meşru bir zemin kazandırmak için kullanılan bir Truva atıdır. Uzlaşmaya yapılan aşırı vurgu, hukuki hesaplaşmanın önüne ahlaki bir duvar örmüş; cezalandırmayı “kana susamışlık” ve anti-demokratik bir eylem gibi göstermiştir (Wilson, 2001: 97). Bu konudaki araştırmaları merak edenler için Komisyon duruşmalarında uzlaşma söyleminin nasıl inşa edildiğini ortaya koyan Verdoolaege’nın çalışmasını anmakla yetiniyorum (Verdoolaege, 2009). Bu çalışma, Komisyon üyelerinin, mağdurların ve kendilerinin uzlaşma kelimesini özellikle anmalarına verdikleri büyük önemi ifşa etmektedir. Buradan çıkan sonuç, Komisyon üyelerinin, mağdurların uzlaşmaya tamamen destek vermeleriyle bunu tamamen reddetmeleri arasındaki muhtelif pozisyonları göz ardı ettiğidir. Yelpazenin bu iki ucu arasındaki muhtelif olasılıklar, uzlaşmayı ya da hakikati tercih etmek şeklinde sahte bir ikileme sıkıştırılmıştır.
Güney Afrika deneyiminin, Pablo De Greiff’in ortaya koyduğu hedefler bakımından değerlendirilecek olursa, güven tesisi ve toplumsal dayanışmanın sağlanması bakımından yanlış varsayımlara dayandığı söylenebilir. Zira yurttaşlıkta eşitliği gerektiren güven tesisinin ön şartı yurttaşlıktaki asimetriyi ciddiye almaktır. Yurttaşlar arasındaki ayırımcılığın ekonomik, sosyal, politik, hukuki vb. boyutlarıyla hesaplaşılmadan ortaya konan “uzlaşı”, gerçek bir uzlaşı getirmekten çok toplumsal eşitsizliklerin mirasını taşıyacaktır. Benzer şekilde toplumsal dayanışma için ihtiyaç duyulan empati duygusu da ancak mağdur grupların maruz kaldığı ihlalleri ciddiye almakla temellendirilebilir. Halbuki Komisyon, toplumsal dayanışmanın tesisi ihtiyacını doğuran hak ihlallerini, kendiliğinden yok olan bir toplumsal uyuma mündemiç bir şekilde ele almıştır, ya da almamıştır. Sonuç olarak yurttaşların beyanları uzlaşı kavramı etrafında yeniden örgütlenmiş ve bu sırada hakikatin yalnızca belli bir kısmı açığa çıkarılabilmiştir. Daha kapsayıcı bir çaba için yapılması gereken, uzlaşı ya da hakikat ikileminden özgür bir şekilde, mağdurların maruz kaldıkları tüm hak ihlalleriyle hesaplaşılmasıdır.
Bu yönde bir çaba, her bir coğrafyadaki ağır insan hakları ihlalleriyle baş etme pratikleri açısından kıymetlidir. Bu nedenle geçmiş deneyimlerin birikiminden yararlanmak ve daha baştan etkisiz kılınmış onarım politikalarını uygulayıp farklı sonuçlar beklememek gerekir. Etkili ve tam bir onarım politikası da geçmişle tam bir hesaplaşmayı güvence altına almamakla birlikte onu mümkün kılan koşullardan birini teşkil eder. Geçmişin ağır yükü karşısında “Nasıl bir yurttaşlık?” sorusuna verilecek her yanıt, bu koşulları yaratmanın yollarını aramalıdır.
- Bu metin, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans Programı kapsamında 23 Mayıs 2025 tarihinde savunularak oy birliğiyle kabul edilmiş “Hakikat Komisyonlarında Toplumsal Cinsiyet Anlatısı” başlıklı tez çalışmasına dayanmaktadır.
[1] Ulus-devletlerde kolektif hafızaya dair bkz. Orhon, G. (2024, Mart 23). “Zorunlu Unutmalar ve Zaruri Hatırlatmalar: İnkârın Tarihi Olarak Ulus-Devlet”, İnsan Hakları Okulu: Blog. https://blog.insanhaklariokulu.org/zorunlu-unutmalar-ve-zaruri-hatirlatmalar-inkarin-tarihi-olarak-ulus-devlet/.
[2] “Tanıma olarak adalet” kavramsallaştırması için bkz. Toit, A. D. (2000). The Moral Foundations of the South African TRC: Truth as Acknowledgment and Justice as Recognition. İçinde R. I. Rotberg & D. Thompson (Ed.), Truth v. Justice: The Morality of Truth Commissions (ss. 122-140). Princeton University Press.
[3] Totaliter rejimlerde yurttaşlık güveni konusunda bkz. Berktay, F. (2024, Ocak 18). Karşılıklı Güven: Totalitarizmin Hedefindeki Yurttaşlık Erdemi. İnsan Hakları Okulu: Blog. https://blog.insanhaklariokulu.org/karsilikli-guven-totalitarizmin-hedefindeki-yurttaslik-erdemi/.
[4] Yasa’nın ismi, Ulusal Birliğin Teşviki ve Uzlaşma Yasası’dır.
KAYNAKÇA
Aytaç, A. M. (2010, Ekim). Hakikat kavramı üzerine. İnsan Haklar İçin Diyalog Dergisi, 1(7), 13-18.
Greiff, P. de, & Greiff, P. de (Ed.). (2006). Justice and Reparations. İçinde The Handbook of Reparations (ss. 451-477). Oxford University Press. https://doi.org/10.1093/0199291926.003.0013
Moon, C. (2004). Prelapsarian State: Forgiveness and Reconciliation in Transitional Justice. International Journal for the Semiotics of Law, 17(2), 185-197. https://doi.org/10.1023/B:SELA.0000033621.10045.dd
Sancar, M. (2007). Geçmişle Hesaplaşma Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne (1. Baskı). İletişim Yayınları.
The Right to Truth in the Americas (No. OEA/Ser.L/V/II.152 Doc. 2). (2014). Inter-American Commission On Human Rights.
Verdoolaege, A. (2009). Dealing with a traumatic past: The victim hearings of the South African Truth and Reconciliation Commission and their reconciliation discourse. Critical Discourse Studies, 6(4), 297-309. https://doi.org/10.1080/17405900903181135
Walker, M. U. (2006). Restorative Justice and Reparations. Journal of Social Philosophy, 37(3), 377-395. https://doi.org/10.1111/j.1467-9833.2006.00343.x
Wilson, R. A. (2001). Reconciliation Through Truth? İçinde R. A. Wilson (Ed.), The Politics of Truth and Reconciliation in South Africa: Legitimizing the Post-Apartheid State (ss. 97-122). Cambridge University Press; Cambridge Core. https://doi.org/10.1017/CBO9780511522291.008
2021 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde lisans öğrenimini ve 2025 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Tezli Yüksek Lisans programını tamamlamıştır. Hâlihazırda Ondokuzmayıs Üniversitesi Ali Fuad Başgil Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku kürsüsünde araştırma görevlisidir.
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/
- Kadircan Berkay Çakıralphttps://blog.insanhaklariokulu.org/yazar/berkaycakiralp/


