Tarihin Yaptığı Bir Hatırlatma: Barınma İnsan Hakkıdır

Bu yazıya, lafı hiç uzatmadan, doğrudan, sonucunu en başta vererek başlamak en doğrusu olacak. Altını kalın kalın çizelim: Barınma, insan hakkıdır. Geçtiğimiz yıl üniversite öğrencilerinin yurt bulamamaları ve ev kiralarının artışı sonucunda başlattıkları Barınamıyoruz Hareketi’ni pek çoğunuz hatırlayacaksınızdır.[1] Bugün Türkiye’de gelinen noktada konut sorununun artık orta sınıfa kadar sıçradığını söylemek gerek. Okuyacağınız yazı barınmanın bir insan hakkı olarak ortaya çıkışını, tarihsel bağlamında ele almayı amaçlıyor. Bu kapsamda, Türkiye’de barınma hakkının değerlendirileceği bir başka yazının başlangıcı niteliği taşıyor.

 

Yaşanan güncel konut sorunu, kimilerine göre konut stokunun azlığından kaynaklanıyor, kimileri ise artan nüfusu gerekçe gösteriyor. Açıkçası, her ikisi de yaşanan konut sorununu açıklamada yetersiz kalıyor. Eğer samimi bir açıklama yapılacaksa şu tespiti yaparak başlamak gerekiyor. “İkamet politiktir.”[2] Madden ve Marcuse’nin bu spekülatif iddiası, dünya genelindeki konut piyasalarına bakıldığında oldukça anlamlı gelecektir. İddia ettikleri gibi, konut sorunu teknik değil politik bir sorundur. Eğer konut sorunu teknik bir sorun olsaydı, muhtemelen alt ve alt orta gelir grubuna yönelik olarak üretilen konut sayısı gün geçtikçe artar, ulaşılabilir, insanca barınma koşulları sağlanır, kira yardımı, hatta kira kontrolleri yapılabilirdi. Ve yine önerdikleri üzere eğer konut sorunu insan hakları temelinde çözülmeye çalışılsaydı, bugün konutun finansallaşmasını konuşmazdık ve bambaşka bir barınma biçimini deneyimliyor olurduk. Konutun tüm metalaşma serüveninden önce, yazının dar kapsamı içerisinde barınmanın insan hakkı olarak tartışılmasına kısaca göz atalım.

 

Barınma hakkı, 1948 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25. Maddesinde “Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır” maddesiyle kabul edilmiştir. Elverişli konut hakkı, onurlu yaşama hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. 1966 yılında Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile sözleşmeye taraf olan devletlere de konut hakkı konusunda bir sorumluluk yüklenmiştir.

 

Konut hakkının bir insan hakkı olarak tanınması sürecine daha yakından bakıldığında insanlık tarihindeki her kazanım gibi bu hakkın da verilen mücadele neticesinde ortaya çıktığı görülür. Konut hakkının BM Sözleşmesi ile güvence altına alınmasının gerisinde ise Türkiye’den Yunanistan’a oradan Fransa’ya uzanan bir hayat hikayesi bulunuyor.[3]

 

1915’te soykırım nedeniyle Türkiye’den kaçarak Yunanistan’a sığınan, ardından Fransa’ya giden Ermeni bir ailenin 1924’te Marsilya’da doğan çocuğu olan Marius Apostolo’dan bahsetmek istiyorum. Yoksul Ailelerin Halkçı Hareketi’nin (MPF[4]) sekretarya görevini icra eden, aynı zamanda bir işçi olan Apostolo, 29 Eylül 1946 yılında İngiltere’de yaşanan bir işgal hareketinden etkilenir. Londra’daki Buckingham Sarayı’nı yasadışı olarak işgal etmeye (squatting) çalışan evsiz kalmış bir İngiliz hakkındaki haberi okur.[5] Söz konusu dönemde Fransa’da da savaşta konutları yıkıldığı için evsiz kalan ve bir arada yaşamak zorunda olan aileler vardır. Okuduğu haberin ardından işgali bir politik strateji olarak uygulamaya koymaya karar verir. Marsilya’da “Comité d’entente squatters” adında bir işgal komitesi örgütler ve boş evleri evsizlerin, ailelerin, işçilerin, yoksulların işgal etmesi çağrısında bulunur.[6]

 

İlk olarak bir manastırı, bir genelevi ve bir konutu işgal ederler. İşgal komitesi zamanla şatolar, boş evler, hükümet temsilcilerinin yaşadığı konutların yakınlarındaki binalar gibi daha kritik noktaları işgal etmeye başlar. Başlangıçta işgal edilen boş evler için mülk sahipleriyle pazarlıklar yapılır. İlk işgal eden aileler buralara yerleşebildi. Ancak bu yetersizdi. İşgal hareketi Fransa’nın her bölgesini sarmaya başladı ve katlanarak arttı. Tepki gecikmedi. 23 Şubat 1947’de gece yarısı ülke genelinde tüm işgalciler evlerden silah zoru ile çıkarıldı.

 

Sonrasında yaşananlar ise aslında Apostolo’nun kurduğu komitenin, barınmanın neden bir sorun olduğunu açıklar nitelikte olduğunu göstermektedir: “Eğer konut konusunda yetkililer işlerini yapsaydı, işgal hareketine gerek olmazdı!” der.[7] Elverişli konut olmadığı için işgal, bir insan hakkı olarak görülmeye başladı. Ancak bildirilerinde çok daha önemli bir şeyin altını çizmekteydiler: “Mülkiyet hakkı, toplumsal faydaya veya toplumsal yarara aykırı olarak kullanılamaz!”[8] Eğer hükümetler vatandaşlarının anayasal olarak tanımlanmış haklarını korumakta yetersizse, vatandaşlar bu hakları kendi kendilerine korumak durumundadır. Sonuçta barınma, doğal bir hak olarak görülmelidir. Haliyle, komitenin ortaya çıkış nedeni olan sorunun ve yaşananların sorumluluğunu yetkililer üstlenmediği için işgal hareketinin halk nezdinde de meşruiyet kazanır. Üstelik işgalciler barınma hakkını, etnisite, sınıf, vatandaşlık bağlamından kopararak Fransa’da yaşayan herkes için barınmanın bir hak olarak tanınması konusundaki ısrarlarını sürdürmüştür.

 

Apostolo’nun kurduğu komitenin barınma hakkını doğuştan gelen bir insan hakkı olarak görmesinin altında aslında o dönemki evsizlerin, yoksulların, işsizlerin yani mülksüzlerin etnik ve dini aidiyetlerinin çeşitliliği yatar. Bu durum, barınma hakkının temel insan hakkı olarak tanınması için verilen mücadelede önemli bir noktadır. Zaman içerisinde CGT’nin[9] dâhil olmasıyla söylemin çalışma ile bağlantılı tanımlanan bir hakka evirilmesi söz konusu olsa da başlarda İngiltere’deki işgal faaliyetlerinden ayrılan noktası bu hareketi göçmenlerin organize ediyor olması ve insan hakları esas alınarak tanımlanıyor oluşudur.

 

Savaş sonrasında refah ve vatandaşlık temelinde kurgulanan sosyal politika, Fransa ve kolonilerini, vatandaşları ve göçmenleri ayrı ayrı kapsayan ikili bir yapıya sahiptir. “Fransız”ın ne olduğu hakkındaki tartışmalar dönem içerisinde Afrikalı göçmenlerin eşit işe eşit ücret mücadelesinde,[10] Fransız ol(a)mamanın ne olduğunu göstermesi bakımından somutlanır. Aynı dönemde Fransa Parlamentosu’ndaki Afrikalı milletvekilleri de Fransız olmanın ne demek olduğunu tartışmaya açarak çıplak eşitsizliğe dikkat çekmiştir.[11] Sonunda 1946 yılında çıkarılan Lamine Guéye Yasası ile kolonilere Fransız vatandaşlığı statüsü verilmiş olsa da Fransa anakarasındaki Fransız vatandaşı ile eşit haklara sahip olmaları söz konusu değildir.[12] Bu bağlamda savaş sonrasında Fransa’da sosyal haklar ve vatandaşlık tartışmaları eşliğinde evrensel olarak tanımlanan bir konut hakkının gündeme getirilmesi dikkat çekicidir. 1950’lerde işgal hareketini organize edenlerin bir anda Katolik ve komünist organizasyonlara dâhil edilmeleri, tartışmaları dönüştürmüş, bir hak tartışmasının konusu olmanın ötesine geçen konut, ulus devlet retoriği dâhilinde, Fransa devletine katkısı karşılığında, işçi sınıfının bir talebi olarak gündeme gelmiştir.[13] Hareketin hızla meşruiyetini kaybetmesi için işgalcilerin etnisitelerine ve göçmenliklerine vurgu yapılmış, Marsilya merkezli işgal hareketinin liderleri gözaltına alınmış, işgalciler zorla konutlardan çıkarılmıştır.[14]

 

Hareketin meşruiyet dayanağı olan vatandaşlık ve insan hakları fikirleri ilerleyen dönemlerde konut politikalarını epey etkilemiştir. Direnişin başlarında söylemsel meşruiyeti insan haklarına yaslanmış olsa da zaman içerisinde vatandaşlık hakkı olarak konutun devletin ödevleri arasında sayılmasıyla eksen değiştirmiştir. Bu bağlamda Fransa için konut hakkı, vatandaşlık temelinden yükselerek -ki vatandaş da çalışan, katkı sunan ve karşılık bekleyen yurttaştır- evrensel hak söylemini kapsayan bir talep biçimine kavuşur. Bu durum aynı zamanda liberalizmin özel mülkiyet fikri ile dönemin refah fikri arasındaki çatışmayı da yansıtır.

 

Aslında bu söylemsel çizginin bugün de varlığını koruduğu görülüyor. Dünya genelinde yükselen sağ ideolojiler, göçmen karşıtlığı, eriyen sosyal dayanışma mekanizmaları, kamusal eylemlere yönelik şiddetli müdahaleler bizi aynı duruma tekrar savuruyor. Madden ve Marcuse’nin de belirttiği gibi eğer konut sorunu samimiyetle, insan hakları temelinde çözülmek istenseydi şimdi bambaşka bir konut yapısından bahsediyor olurduk.

 

Özetle konut sorununa dair yapılan tartışmalarda bir tarafta mülk sahiplerinin diğer tarafta ise kiracıların şikayetleri gün geçtikçe artıyor. Sorunun kökünde konut sektöründeki finansallaşma ile birlikte konutun kullanım değerinin tamamen unutulup, değişim değerinin ön plana çıkarılması, mekânsal olarak sabit olsa da küresel finans piyasalarında sabit mekânından bağımsızlaşarak fiktif değer üretmeye başlaması var. Artık konut dünya genelinde büyük finans şirketlerinin en gözde yatırım aracı haline gelmiştir. Oysaki 1948’den günümüze tarihsel bir kazanım mevcut. Bu kazanımın insan hakkı niteliğinin unutulup konut sorununun bu denli kötüye gitmesi, Madden ve Marcuse’nin ikametin politik olduğu tespitini açıklar. Eğer konut sorunu teknik bir sorun olsaydı ana akım yaklaşımlarla arz ve talep dengesi üzerinden yüzeysel bir okuma yapılarak çözüme kavuşturulması mümkün olurdu. Ancak konut sorunu politiktir. Soruna verilen yanıt da insan haklarından uzak ve politik olarak mevcut sistemin devamlılığını sağlamaya yönelik. Belki de Apostolo ve arkadaşlarının hikayesinden dersler çıkarmalı. Kamusal ve sınıfsal eylemin birlikteliği, en temel hak olan barınmadan tekrar yükseltilerek talep edilebilir.

 

Sonraki yazıda Türkiye’de barınma hakkını tartışacağız…

 

[1]Taşkın, S. (2021), “‘Barınamıyoruz Hareketi’ nedir, ne istiyorlar?”, ArtıGerçek, 28.09.2021, https://artigercek.com/haberler/barinamiyoruz-hareketi-nedir-ne-istiyorlar, [Erişim Tarihi, Haziran 2022].

[2] Madden, D. ve Marcuse, P. (2016) In Defense of Housing: The Politics of Crisis, New York: Verso. Kitap Şerife Geniş tarafından Aşırı Metalaşma Çağında Konutu Savunmak adıyla Türkçe’ye de kazandırıldı. Kitabın çevirisinde ikamet yerine konut kelimesi kullanılmış. İkamet kelimesini, yalnızca konutun metalaşma sürecine değil, ifade ettiği sosyo-politik anlama da vurgu yaptığı için tercih ettim.

[3] Aşağıda büyük oranda Minayo Nasiali’nin doktora tez çalışmasından faydalanıyorum. Tezi okumak isteyenler için: Nasiali, M. A. (2010). Native to the Republic: Negotiating Citizenship and Social Welfare in Marseille “Immigrant” Neighborhoods since 1945 (Doctoral Dissertation), The Michigan University.

[4] Mouvement Populaire des Familles.

[5] Duriez, Chauvière ve Groupement pour la recherche sur les mouvements familiaux, La Bataille Des Squatters Et L’invention Du Droit Au Logement, 1945-1955, s. 79’dan aktaran Nasiali, 2010.

[6] Nasiali, M., (2014) “Citizens, Squatters, and Asocials: The Right to Housing and the Politics of Difference in Post-Liberation France”, The American Historical Review, C. 119, S. 2, s. 434-459.

[7] Letter from Henri Bernus, leader of Comité d’Entente “Squatters” to the Prefect, February 27, 1947, Bouches-du-Rhône Departmental Archives 120378’den aktaran Nasiali, 2010.

[8] Le Monde Ouvrier, #191, Ocak 1950’den aktaran Nasiali, 2010.

[9] Confédération générale du travail (Genel Emek Konfederasyonu).

[10] Cooper, F. (2019), Africa Since 1940: the Past of the Present, Cambridge University Press, s. 43.

[11] Cooper, a.g.e., s. 41-42.

[12] Shepard T., (2006), The Invention of Decolonization: The Algerian War and the Remaking of France, Ithaca: Cornell University Press.

[13] Nasiali, M., (2014), “Citizens, Squatters, and Asocials: The Right to Housing and the Politics of Difference in Post-Liberation France”, s. 438.

[14] Nasiali, M., (2014), a.g.m., s. 442.

Akdeniz Üniversitesi, İİBF, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü, Dr. Araştırma Görevlisi. Konut sorunu üzerine çalışıyor.

©2021  blog.insanhaklariokulu.org.
Tüm hakları saklıdır.

web tasarım: mare.design

E-bültenimize abone olarak duyurularımızdan haberdar olabilirsiniz.

Yayınlanan yazıların içerikleri sadece yazarların sorumluluğu altındadır ve Hollanda Büyükelçiliği ve /veya KAGED’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.