Zorunlu Unutmalar ve Zaruri Hatırlatmalar: İnkârın Tarihi Olarak Ulus-Devlet

Yurttaşlık ve ulus-devletler açısından bambaşka iki tarihsel dönemde, birbirlerine yaklaşık yüz yıllık arayla Renan ([1882] 2018) ve Anderson ([1983] 2020), ulus olma vasfının zemini olarak ortak unutmanın ve ortak hatırlamanın öneminden söz ediyorlardı. Toplumsal hatırlama, toplumsal unutmanın sınırlarını bizzat çizdiği için, aslında her ikisi de bir toplumsal harç olarak ortak hatırlamanın altını çiziyordu. Yaygın kanının aksine, bellek nadiren sadece geçmişle ilgilidir. Geçmişin nasıl hatırlandığı, bugüne ve geleceğe ilişkin siyasal projeksiyonların içinde her zaman yer tutar. Dolayısıyla sınırları ulus-devlet/yurttaşlık/toplumsal bellek ekseninde çizilen alan her zaman dinamik ve hareketlidir. Yine yaygın kanının aksine, toplumsal hatırlama sadece kültürel (simgesel) olanın kapsamında değildir. Siyaseti, ekonomiyi kültürü ortak biçimde keser.[i]

 

Ortak hatırlama ulus-devletler açısından bir toplumsal harçtı; ancak bu harcın tutması etnik ve dinsel açıdan heterojen imparatorluk toplumlarının zorunlu biçimde homojen bir toplumsal tahayyül içinde var edilmesi ve hatta “eritilmesi” gibi hayli zorlu bir görevi de beraberinde getirdi. Böylece 20. yüzyıl kırımlar ve savaşlar tarihi oldu ve bu tarih biraz da ulus kompozisyonuna zorla dahil edilenlerin ve bu zorla dahil edilmede başvurulan şiddetin tarihidir. Birbiriyle iç içe geçmiş siyasal, kültürel ve ekonomik şiddet dünyanın farklı coğrafyalarında, çoğu zaman birbirine yakın ya da benzer mekanizmalarla tezahür etti. Ulus-devletler, “eski rejimi şiddet yoluyla ortadan kaldıran bir devrimci kopuşla ya da kolektif bellekte derin yarıklar oluşturan çatışma ve savaşların ertesinde, hatta kimi zaman bir soykırımın gölgesinde” kurulmuştur (Sezer, 2018: 85). Tarihsel özgüllükleri sabit kalmak ve ulus tahayyülünün dışına atılanlara yahut zor yoluyla kapsanmaya çalışılanlara dönük şiddetin dozu ve kapsamı değişmek kaydıyla, 20. yüzyılın çatışmaları, arkasında ortak hatırlamaya zorla dahil edilenlere içinde yaşadıkları toplumda kendilerine yönelmiş şiddeti tanımayan, inkâr eden, unutanlarla birlikte yaşama, onlarla birlikte sessizleşme deneyimini bıraktı. Toplumsal hatırlama açısından yurttaşlar topluluğu, geçmişte ne olduğu üzerine devletlerin çizdiği hatırlama/unutma sınırları içinde susan ya da konuşan, kaçınılmaz olarak da bir inkâr sözleşmesinin failleri olarak var oldular.

 

Ulus-devletler toplumsal hatırlama açısından, 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar kendi tarihlerindeki şiddet ve onun inkârı projesini başarıyla hayata geçirdiler. Zaman içinde türlü asimetriyi yapılandırmış şiddet deneyimlerinin ve onların belleğinin üstü, çoğu zaman epik, bunun tek başına yeterli olmadığı koşullarda “kurban/mağdur mitosları”nı (Sancar, 2007: 18) yardıma çağıran, yatıştırıcı, birleştirici bir geçmiş anlatısıyla örtüldü. Bunun adına devletler nezdinde ulusal tarih denildi; ulusal tarih yazımının her daim pragmatik, dışlayıcı, keyfi ve seçmeci olduğunu düşünenler nezdinde ise bu ulusal bellek inşası süreciydi ve bu süreç her zaman eleştirel değerlendirmelerin odağında oldu. 1980’lerden sonra hem politik bellek hareketlerinin hem de eleştirel toplumsal hatırlama yazının merkezinde bu eleştiri durdu.

 

Ulus-devletler kendi tarihlerini “kurarken”, bir dizi etkili araca sahipti. Ulusal eğitimden, takvimlerin yeniden düzenlenmesine, ulusal müzelerin inşasından, sözlü kültüre dönük müdahalelere uzanan bir araçlar setinden söz ediyoruz. Bu araçlarla birer bellek rejimi inşa ettiler. Burada bellek “geçmişte ne olduğu”ndan ziyade, ulus-devletler için “bir çerçeve[ydi]; her zaman elde bulunan bir koz, bir stratejiler bütünü, varlığından çok kullanılma biçimiyle değer taşıyan bir olgu[ydu]” (Nora, 2006: 10). Ulus-devletler zaman zaman tarihi kendilerinden başlatmakta dahi beis görmediler; milatlar icat ettiler yahut anakronik tarih anlatılarını muteber kıldırlar. Söz gelimi, geçmişe ve zamansallığa dönük müdahalenin en irrasyonel görünümlerinden biri, Fransız Devrimi’nden üç sene sonra, devrimcilerin Hristiyan takvim yılının reddedilmesi ve 1792 yılının yerini 1. Cumhuriyet yılının alması önerileridir (Fritzsche, 2001: 1596). Bu çaba elbette sonuç vermemiştir, ancak bu, tarihsel olarak radikal kopuş tahayyülüne, milat arzusuna dönük aşırıcı girişimleri göstermek açısından iyi bir örnektir.

 

Ulus-devletlerin elinde kati bellek rejimleri olarak zuhur etmiş olsa da, toplumsal hatırlama hiçbir zaman sadece ulus-devletlerin tekelinde olmadı. Yüzyılın ikinci yarısının sonuna doğru, ulusal anlatıların/tarihlerin dışında bırakılmış topluluklar, dışlanma, şiddet ve inkâr konusunda ulusal sessizliğe ortak olmak zorunda bırakılmış toplumsal gruplar, deneyimleri bütünleştirici bir anlatının içinde yok sayılmış, çarpıtılmış olanlar, kendi hatıralarını toplumsal mücadelenin konusu haline getirdiler. Ulusal tarih/anlatılar dokunulmazlığını böylelikle yitirdi. Bu uluslararası ve yerel bir dizi tarihsel dinamiğinin bir araya gelmesiyle mümkün olmuş bir gelişmedir. Ancak diğer yandan da toplumsal hatırlamaya içkin bir potansiyeldir. Bellek her zaman çoğuldur. Tarihten farklı olarak düzensizdir ve çoğu zaman bir sistematik içermez; doğrusal anlatıların dışına taşar, onların sınırlarını ihlal eder. Toplumsal hatırlamanın 1980’lerden itibaren tarih karşısında demokratik ve sivil bir güç olarak konumlandırılmasını sağlayan da bu nitelikleridir. Her ne kadar burada söz edilen dışlayıcı resmî tarihler olsa da… Oysa aşağından yukarıyla oluşturulmuş bir tarihyazımı zaten hemen her zaman bellekle iş birliği yapar.

 

Ulus-devletler, hakikatle daha dolayımsız ilişki kurmayı ilke edinmiş alternatif tarihler ve bellek anlatılarıyla baş etmek için farklı yollara başvurdular. Politik bellek hareketlerinin yarattığı tazyik karşında, hakikati tanıma, geçiş dönemi adaleti tartışmaları, çatışma çözümü ve barış inşası girişimleri, tarihsel özürler yahut geçmişe ilişkin iddialara yeniden inkâr ve yok sayma ile karşılık vermek gibi geniş bir yelpazede salınan reaksiyonlardı bunlar.[ii] Bu farklı reaksiyonların arkasındaki tercihler dönemler, devlet gelenekleri, siyasal iktidarlar ve onların tarihsel ve ideolojik nitelikleriyle belirlendi. Şüphesiz ulus-devletin bir entite olarak sorgulanması, onun monolitik tarih anlatısını da tehlikeye düşürdü. Ancak tüm bunların arkasında, kendi tarihlerinin ve hatıralarının peşine düşen, bunları politik mücadelenin konusu haline getiren toplulukların, belleğe dönük ilgiye kayıtsız kalmayan toplumsal hareketlerin ve politik örgütlerin, topluca nitenlendirirsek, birleştirici ancak birleştirirken yok sayan ve inkâr eden köklü anlatıların karşısına dikilen irili ufaklı faillerin sesleri ve eylemleri var.

 

Boym (2007: 7), 20. yüzyılın ütopyayla başlayıp nostaljiyle sona erdiğini söyler. Bu pek de ümitvâr bir iddia değildir. Söz ettiği, içinden Marksizm gibi radikal düşünce akımlarını da çıkarmış olan “insanlığın ortak iyisi” arayışının 20. yüzyılın savaş ve kırımlarıyla çoktan akamete uğramış olduğu, yüzyıl sonuna gelirken elimizde modernliğin insanlık ülküsüne ilişkin bir özlemden başkasının kalmadığıdır. Belki nostalji değil ama, çatışmacı ve geçmişte ne olduğuna dair gerçekçi bir toplumsal hatırlama, “sınıfsız ve ayrıcalıksız, kaynaşmış bir kitle” varsayımının çoktan aşındığı bu ortamda, başka bir toplumsal tahayyül için kolları sıvamanın araçlarından biri olabilir.

 

[i] Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın geçtiğimiz sene seçim öncesinde yaptığı mitinglerde, farklı şehirlerde on yıllar önce inşa edilmiş/açılmış üniversitelerin, havalimanlarının, hastanelerin AKP döneminde inşa edildiğini/yapıldığını söylemesini, kalkınmaya ilişkin kültürel söylemin içindeki kimi öğeleri seçerek (traktör, buzdolabı, yol, elektrik) bunların yine AKP iktidarı ile birer olanak haline geldiğini söylediği konuşmaları, pekala ekonomiye ilişkin bir bellek politikası olarak okuyabiliriz.

[ii] Farklı coğrafyalarda geçmişle ilişkilenme/yüzleşme biçimleriyle ilgilenenler için şu ilgi çekici bir kaynak olabilir: Günal, A. ve Özengi, Ö. (yay. haz.) (2013). Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür. İletişim.

 

Kaynakça

Anderson, B. (2020). Hayali Cemaatler, Çev. İ. Savaşır. Metis.

Boym, S. (2007). “Nostalgia and Its Discontents”. The Hedgehog Review, 9(2). 7-18.

Fritzsche, P. (2001). “Specters of History: On Nostalgia, Exile and Modernity”. American Historical Review, 106:5. 1587-1618.

Günal, A. ve Özengi, Ö. (yay. haz.) (2013). Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür. İletişim.

Nora, P. (2006). Hafıza Mekanları. Çev. M. E. Özcan. Dost.

Renan, E., & Giglioli, M. F. N. (2018). What Is a Nation? and Other Political Writings. Columbia University Press.

Sancar, M. (2007). Geçmişle Hesaplaşma: Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne. İletişim.

Sezer, D (2018). Cumhuriyetçi Hafıza: Romantik Tahayyülden Kozmopolit Tahayyüle Geçiş. Felsefelogos, No. 69, 83-99

Doktorasını Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı. 12 Eylül’ün kolektif belleği üzerine yazdığı doktora tezi “The Weight of the Past: Memory and Turkey’s 12 September Coup” ismiyle kitaplaştı. Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi. Bellek çalışmaları, bellek sosyolojisi ve duygu yapıları olarak nostalji ve melankoli meseleleriyle ilgileniyor.

©2021  blog.insanhaklariokulu.org.
Tüm hakları saklıdır.

web tasarım: mare.design

E-bültenimize abone olarak duyurularımızdan haberdar olabilirsiniz.

Yayınlanan yazıların içerikleri sadece yazarların sorumluluğu altındadır ve Hollanda Büyükelçiliği ve /veya KAGED’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.