“Mağdur Müşteki” ve Öğrenci: Suruç’tan Geriye Kalan

7 yıl önce ülkenin dört bir yanından Suruç’a doğru yola çıktığımızda bugünü hayal edebilmemiz elbette mümkün değildi. Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (SGDF), IŞİD’in yakıp yıktığı Kobanê’nin yeniden inşasına katkıda bulunmak için başlattığı kampanyanın sonunda otobüslerle çeşitli kent merkezlerinden Suruç’a doğru çıkılan yolda, son 7 yıldır tekrar edildiği gibi çantalarımızda oyuncaklar ve yardım malzemeleri olduğu kadar, 68’den Gezi’ye, Gezi’den 7 Haziran Genel Seçimleri’ne dek uzanan öğrenci gençliğinin biriken mücadele deneyimi de vardı. Bizi tanıdığımız tanımadığımız yüzlerce kişiyle o yola çıkaran da bir anın ve dönemin heyecanından ziyade, işte bu birikimin kendisiydi.

 

20 Temmuz sabahı yaşadığımız katliam ne yalnızca orada olanların kişisel tarihinin parçası oldu ne de yaşandığıyla kaldı. Suruç ilk değildi, son da olmadı. Öncesinde 5 Haziran’da Diyarbakır’da HDP mitinginde yaşanan katliam, sonrasında ise 10 Ekim Ankara Gar Katliamı başta olmak üzere sayısız katliam yaşandı. Bu katliamlar doğrudan katliamı yaşayanları ve yakınlarını etkilemiş gibi görünse de toplumsal muhalefetin derin travmaları haline geldiler. Ron Eyerman, kültürel travmanın psikolojik ve fiziksel travmalardan farklı olarak, belirli bir uyum içinde olan bir grup insanı derinden etkilediğini söylüyor. Eyerman’a göre, topluluktaki herkes tarafından doğrudan hissedilmesi veya yaşanması gerekmeyen kültürel travma, dramatik bir anlam ve kimlik kaybı olarak toplumsal dokuda bir kırılma yaratıyor.[1]

 

Suruç, Türkiye’de öğrenci gençliği hedef alan en büyük katliam olup öğrencilerin bugününü de etkileyen travmatik bir deneyimdir. Tam da bu yüzden Suruç’tan sağ kurtulanların, orada sevdiklerini kaybedenlerin ve pek çok farklı şekilde katliamdan etkilenenlerin deneyimleri bireysel olduğu kadar toplumsal da. Tam da bu yüzden kendi deneyimimi paylaşıyorum.

 

Suruç Katliamı’ndan, bugün artık vücudumda izlerini nadiren yakalayabildiğim ancak terapistimin defalarca hatırlattığı gibi “zihnim unutmayı seçse de bedenimin unutmadığı” küçük yaralar, çoğunlukla yanıklar ile kurtuldum. 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda patlamanın da etkisiyle sağ kulağımda bugün dahi kapanmak bilmeyen bir delikle bugüne geldim. Katliam yaşandığında 22 yaşında, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde üçüncü yılıma başlamak üzereydim. Herkesin yaşadıklarıyla başa çıkma yöntemi bambaşka, benim yöntemim kendimi yaşadıklarımızı düşünmeyecek kadar meşgul etmekten geçiyordu. On gün kadar ailemin evinde Adana’da dinlendikten sonra Ankara’ya doğru yola çıktım ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’ne yandal başvurumu yaptım. Haftalarım katliam anmalarıyla okul arasında nefes alamayacağım bir yoğunlukta geçip gitti. Cebeci Kampüsü’nün o dönem öğrencisiyle hocasıyla insanı sarıp sarmalayan halinin iyileştirici bir yanı vardı. Kampüs dışında yaşadığım tüm korkular kampüse girdiğim anda yerini güven duygusuna bırakıyordu ki hepimizin bildiği gibi bu da çok uzun sürmedi.

 

Benim ve benim gibi pek çok öğrencinin kendini güvenli hissettiği bu kampüs hakkında Ankara Üniversitesi yönetimi aynı fikirde değildi. Başta öğrencilere yönelik görünen çeşitli uygulamalar zamanla kampüsün tüm bileşenlerini hedef alan bir hale geldi. En net hatırlayabildiğim, kampüse girişlerde öğrencilerin üst aramasına tabi tutulması ve kimlik göstermesi zorunluluğunun getirilmesiydi. Uygulamanın daha ilk gününde karşı çıkan öğrenciler gözaltına alınmıştı.[2] O süreçte kişisel hafızamda yer edinen olaylardan biri de dönemin SBF dekanının emniyetin bizden değil, hocalarımızdan rahatsız olduğu beyanıydı. Söylediğine göre emniyetin gözünde olay çıkaran belki de 30 kadar öğrenciydi, onlar gelirdi, giderdi ya da “alırlardı” ama bu hocalar kaldığı sürece okul istedikleri hale gelmeyecekti. Bugünden bakınca o gün tam olarak anlamlandıramadığımız bu konuşma önce Eylül 2016’daki sonrasında ise Şubat 2017’deki “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin imzacısı akademisyenlerin ihracıyla somutlaştı.

 

Suruç Katliamı sonrasında hayatta kalanlar, katliamın anmalarına katılanlar ve yaşamını yitirenlerin arkadaşları gözaltı ve tutuklamalar başta olmak üzere çok çeşitli baskılara maruz kaldı. Üniversite öğrencisiyken tutuklanan, birkaç sayfalık iddianamelerle yıllarca ceza alanların sayısı azımsanacak ölçüde değildi. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ise Suruç’un birinci yıl dönümü olan 20 Temmuz 2016’da birlikte anmayı, yas tutmayı ve sorumluların cezalandırılmasını talep edeceğimizi düşünürken OHAL ilanıyla karşılaştık. Darbe girişimi ve OHAL ilanı beni İstanbul’da gazetecilik stajı yaparken yakaladı. Stajımın bitiminde ailemin yanına gitmeden Ankara’ya arkadaşlarıma emanet ettiğim kedime bakmaya uğradığım ikinci gün ise polis operasyonuyla gözaltına alındım. Sabah 5’te çalan kapının sesiyle uyanmaktan rahatsız olduğunu hiç saklamayan sevgili Morî de Türkiyeli bir kedi olarak kendi payına düşenleri yaşadı.

 

Gözaltında ve tutuklamalarda en fazla hikâye anlatanlar içerde en az kalanlar olurmuş. OHAL’in ilk ayı dolmadan (14 Ağustos) gözaltına alınmış olmak hayal edemeyeceğim ve etmek istemeyeceğim şeyleri görmemi de sağladı. Gözaltına alınanların sayısı o kadar fazlaydı ki nezarethanelerde insanlar aynı anda oturamıyor, bir kısmı koridorlarda yatmak zorunda kalıyordu. Kadınlar olarak “şanslıydık”, sayımız görece azdı ve en fazla iki kişinin kalması gereken nezarethanede 16 kadın betona serilmiş bir sıra karton ve onun da üzerine serilmiş ince bir battaniyenin üzerinde hareket edemeyecek hale gelene kadar sıkıştığımızda aynı anda uyuyabiliyorduk. Benimle birlikte gözaltına alınan bir kadın arkadaşım dışında herkes darbe girişimiyle ilgili farklı farklı dosyalardan ordaydı, en uzun zamandır orda kalan kişi 28., en kısa kalansa 7. günündeydi. Biz ise gözaltının dördüncü gününde arkadaşımla birbirimiz dışında kimseyi tanımadığımız 12 kişilik bir grupla savcılığa sevk edildik. 112’ye yapılan bir ihbara göre yarımız Cebeci’de araba yakmış yarımız ise başka bir eylem hazırlığındaydı. 112’ye ihbar yapan kişinin ev adresimi ve kimlik numaramı biliyor oluşu tabii ki şaşırtıcı değildi.

 

Savcılıkta bahsi geçen tarihlerde İstanbul’da olduğumu kanıtlamak istediğimde savcının ilgisini pek çekemedim. Benim hayatımdaki ilk gözaltı deneyimim olsa da yeterince hikâye dinlemiş olunca gözaltı gerekçesinin bir daha hiç karşıma çıkmayacağını anladım. Keza avukatların araştırmasına göre böyle bir olay hiç olmamıştı. Yazdığım haberler, takip ettiğim etkinlikler ve sosyal medya paylaşımlarım gerekçesiyle yargılanmam bugün Yargıtay’da devam ediyor. Savcılık gözaltına alınanların bir kısmı için tutuklama talep ederken benim de içerisinde olduğum bir grup için adli kontrol şartıyla salıverilme talep etti. Hafta içi okulum olduğundan istemediğim, haftada bir gün atılması istenen imzayı bir buçuk yıl boyunca her pazar attım. Adli kontrolün yaygınlığını ve biçimlerini düşününce yine bir bakıma “şanslı” taraftaydım çünkü iki ders arasında hafta içi karakola koşarak imza veren okul arkadaşlarım da vardı.

 

İmza atmaya gittiğim karakolda ilk gözaltı gerekçemi söylediğimde “Araba mı yakılmış öyle bir şey olmadı ki” diye gülen polisler bir yana dursun, bu süreçte en travmatik olan şey belki de dava dosyasında Suruç’ta yaşamını yitirenlerin, onların fotoğraflarını paylaşmanın suç öğesi ilan edilmesi oldu. Suruç Katliamı’nı ananların, yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını paylaşanların yargılanmaları artarak devam etti. Geldiğimiz süreçte ise Antep Bölge İdare Mahkemesi Suruç’ta katledilenleri oraya gittikleri için % 50 suçlu buldu.[3]

 

Eylül 2016’da başlayan Barış Akademisyenleri’nin ihraçlarını çok konuştuk, konuşuyoruz ama her zaman açık bıraktığımız bir cephe elbette oluyor. Akademisyenlerin hakları gasp edilirken öğrencilerinin eğitim hakları da yerinde durmadı. Öğrencilerin gözünden yaşananları anlamak adına Ankara’da yapılan ilk tartışmalardan biri 13. Geleneksel ODTÜ Sosyoloji Günleri’nde “Akademi Savunulmalıdır: Muhriç Hocaların Öğrencilerinin Gözünden” ek oturumuyla gerçekleşti. Oturuma davetli Ankara İLEF’ten üç genç kadın olarak dilimiz döndüğünce yaşadıklarımızı anlatma fırsatımız olmuştu.[4]

 

“İLEF, öğrencilerinin eviydi” dersem belki biraz dramatik olur ama yanlış olmaz. Okula başladığım ilk yıldan itibaren İLEF’te yüksek lisans ve doktora yapmayı istiyordum. Okula benim gibi tutunmuş çok sayıda arkadaşım vardı. Ancak ihraçların yarattığı boşluk, üniversiteye karşı büyüyen güvensizlik ve geçemeyeceğimizden emin olduğumuz güvenlik soruşturmaları bizi başka yollar aramaya mecbur kıldı. Ben başka bir okulda başladığım yüksek lisansı, bir yıl sonra şu anda doktorama devam ettiğim Polonya’daki okulumda burslu başka bir programa kayıt imkânı bulunca bıraktım. Suruç katliamından sonra Ankara’dan taşınana kadar yılda birkaç kez aynı sosyal medya paylaşımları için ifadeye çağrılıyor, birkaç ay işlerime odaklanabildiysem bir telefonla altüst oluyordum. Mükerrer dosya kavramını ben öğrendim öğrenmesine ama her yeni dosyanın bir diğerinin aynısı olduğunu yetkililere bir türlü anlatamadım. “Çok okuduğunuzdan böyle oluyor” azarına yeterli miktarda maruz kaldım. Buraya taşındıktan sonra ise kişinin aldığı eğitime, araştırmasına odaklanabilmesinin Türkiye’de nasıl bir lüks haline geldiğini daha net görebildim.

 

Adından sıkça bahsedilen, hakkında onlarca haber yapılan Avrupa’ya yeni göç dalgasının öznesi gençler zorunlu ya da gönüllü, hangi şekilde gelmiş olurlarsa olsunlar zenginleşmek için, hayallerindeki mükemmel hayatı yaşamak için değil, Türkiye’de elde edemedikleri temel hakları için yola çıkıyor. Avrupa’da doktora yapan arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerde öne çıkan gerekçe yapmak istediğimiz araştırmaların Türkiye’de mümkün olmayışı. Öte yandan Avrupa akademisinin “Doğulu gençleri” görmek istediği yer ve bize biçtiği kaftan ise elbette başka bir tartışmanın konusu.

 

Öğrencilerin yaşam ve eğitim haklarına yönelik ihlaller 2015’te başlamadı ama 2015’ten bu yana istikrarla güncelleniyor. Bugün Boğaziçi’de yaşanan hak ihlalleri bu istikrarın en gözle görünür hali. ODTÜ’de Onur Yürüyüşü’nün, Devrim Yürüyüşü’nün ve hatta mezuniyetin yasaklanması da…

 

Suruç Katliamı bir dönüm noktası olarak hatırlamasanız da baş ucumuzda duruyor. Ben davanın “mağdur müşteki”lerinden görünsem de müdahil olmak için söz alma şansım hiç olmadı. İlk mahkemeden itibaren katliamdan sağ kurtulanlar arasında olup müdahil olmak için mahkemede söz alanların bir kısmı hakkında soruşturmalar açılırken bir kısmının fiziken yaralanmamış oluşu mağdur olmalarının önünde engel sayıldı. Ekim 2021’de görülen davada 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın da sanıklarından olan Yakup Şahin dışında kimse ceza almadı. Katliamdan sorumlu tutulan firari sanıklar İlhami Balı ve Deniz Büyükçelebi’nin ise dosyaları ayrıldı ve yakalanmalarının beklenmesine karar verildi. Katliamın davası Suruç Aileleri’nin ve Suruç İçin Adalet Platformu’nun bin bir çabasıyla sürüyor.

 

[1] Eyerman, Ron. Cultural Trauma: Slavery and the Formation of African American Identity. Cambridge: Cambridge University, 2003.

[2] Siyasi Haber (2016) “Ankara’da Cebeci Kampüsü’nde polis öğrencilere saldırdı: 11 gözaltı”, https://siyasihaber9.org/ankarada-cebeci-kampusunde-polis-ogrencilere-saldirdi-11-gozalti, [Erişim Tarihi, Temmuz 2022].

[3] Dokuz8 Haber (2021) “Suruç Aileleri İnisiyatifi adalet nöbeti düzenledi”, https://www.dokuz8haber.net/suruc-aileleri-inisiyatifi-adalet-nobeti-duzenledi, [Erişim Tarihi, Temmuz 2022].

[4] ODTÜ Sosyoloji Topluluğu (2017) “13. Geleneksel ODTÜ Sosyoloji Günleri, Facebook, https://www.facebook.com/odtusosyolojitoplulugu/photos/pcb.1398348696863148/1398348536863164, [Erişim Tarihi, Temmuz 2022].

Jagiellonian Üniversitesi Sanat Çalışmaları programında doktora öğrencisidir. Ankara Üniversitesi’nde Gazetecilik lisans ve Jagiellonian Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar: Karşılaştırmalı Miras Çalışmaları yüksek lisans programlarından mezun oldu. Serbest gazetecilik ve festival emekçiliği yapmaktadır.

©2021  blog.insanhaklariokulu.org.
Tüm hakları saklıdır.

web tasarım: mare.design

E-bültenimize abone olarak duyurularımızdan haberdar olabilirsiniz.

Yayınlanan yazıların içerikleri sadece yazarların sorumluluğu altındadır ve Hollanda Büyükelçiliği ve /veya KAGED’in görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.