Yurttaşlığın İçi Boşaldığında Yurttaşlık İnşa Etmek: Depremden Öğrendiklerimiz

 

Devlet

2023 yılının Şubat ayının 6’sında, daha önce de sayısız defa sorulan bir soru, bir kez daha binlerce ağızdan haykırıldı: “Nerede bu devlet?” Devlet –ki devlet şeklinde yazmak daha manidar olacak kanımca,– ya oradaydı ama beceriksizdi, yeterince organize değildi, bu amaçla oluşturulan kurumlar hazır değildi, yolsuzluklar veya liyakatsız atamalarla kurumsal yapı darmadağın olmuştu, ya çok geç kalmıştı ve geldiğinde çok fazla kayıplar verilmişti, ya işbirliği yaptığı kurumlar halkın bazı kesimlerine karşı dışlayıcıydı, ya gerçekten işlevsel olacak işbirlikleri siyasi gerekçelerle geciktirilmişti…

 

Ya da bazı yerlerde düpedüz namevcuttu.

 

Yurttaşlık deyince Türkiye’de aklımıza toplumdan önce devlet gelir; bunun tarihsel ve siyasal dayanaklarını bu mecrada yazmak gereksiz, fakat saptamanın altını çizmek gerekli, zira depremde yer sarsılırken yurttaşlık bağları da sarsıldı, çatladı, yer yer yıkıldı… O yıkımla birlikte ise başka türlü bir bağ kuruldu, ki bu bağın Türkiye’de en eksik olduğu düşünülen toplumsal bağ olması üzerine biraz düşünmek amacıyla bu yazıyı kaleme alıyorum.

 

Başka örnekler bir yana, depremde şunu deneyimledik: herkese eşit mesafede durarak hizmet götürmesi gereken kurumlar hem eşit mesafe koşulunu karşılamadı, hem de hizmet götürebileceklerine dair ciddi şüpheler oluştu. Bunu elbette özellikle en akut dönem için söyleyebiliriz; yani etkin bir arama-kurtarma çalışması ile daha fazla can kaybı olmasının önüne geçilebileceği günlerde, bu amaçla kurulmuş devasa bütçeli bir devlet kurumu olan AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) ve yine neredeyse devlet kurumu niteliğinde bir kurum olan Kızılay hem büyük bir beceriksizlik, hem de dev şaibe bulutları ile hareket etti. Yurttaşların gözü kapalı güvenebilmesi mümkün olamadı. “Nerede bu devlet?” sorusu sürekli olarak hem zihinlerde dolandı hem de yüksek sesle dile getirildi. Fakat akut dönemin öncesi ve sonrası da yine yurttaşlık bağının ve güven ilişkisinin zedelendiği dönemlerdi. İnşaat yapılmaması gereken alanların imara açılması, bitmek bilmeyen imar afları, inşaatlarda yeterli denetimlerin yapılmaması, 99 depreminden kalma “imar suçluları hiçbir zaman hakettikleri cezayı almayacaklar” kanaati, deprem sonrasındaki çadır ve konteyner kentlerdeki sıkıntılar ve üstüne TOKİ inşaatları sürecinde yaşanan gecikmeler, tapulu mülkiyete el koymalar, zeytinliklerin tahribatı gibi binbir türlü sorun… Hepsi devletin yurttaşı ile yapması gereken fakat Türkiye örneğinde asla yapmış olduğu varsayılamayan “güvene dayalı vatandaşlık sözleşmesi”nin geçersizliğinin örnekleri.

 

Dayanışma

 

Büyük ölçüde kamu denilen şeyin vatandaş nezdinde uğradığı yıkım sonucunda devlet kurumlarına hiç güven kalmamasıyla bağlantılı olarak, yaşanan büyük felaket karşısında halk kendi içinde organize oldu ve deprem bölgesine inanılmaz bir şekilde bütün gücüyle bütün kaynaklarıyla ve çok büyük bir hızla koştu. Belki de Türkiye’de “vatandaş”ın devletle göbek bağını artık kesmesi için böyle bir kırılma yaşanmalıydı, bunu da ayrıca tartışmak gerekir. Ama sonuç olarak orada çok boyutlu bir dayanışma yaşandı ve bu dayanışmanın nereden zuhur ettiği ve nasıl mümkün olabildiği üzerinde bir miktar düşünmek istiyorum bu yazıda.

 

Öncesini sonrasını odağa almaksızın akut dönemle sınırlayalım bakışımızı. Depremin olduğu andan itibaren, takip eden haftalar ve aylar boyunca, kamunun üstlenmesi gereken en ufak şeyleri bile sivil toplum üstlenmek durumunda kaldı. Hal böyleyken, deprem gibi yurttaşların nerdeyse ellerindeki her şeyi yitirdiği olağanüstü bir afet durumunda işi bu olan kurumlar değil, topluluk olarak işlev görme refleksini kazanmış yapılar en anlamlı işi yaptı. Çünkü, deprem öncesinde bir topluluk olarak işliyor olmak afet durumunda büyük bir güven ortamı sağladığı gibi, kurulu ilişkiler hızla örgütlenmeye ve harekete geçmeye de imkan sağladı.

 

Deprem bölgesine 5. günden itibaren gitmiş ve sonrasında düzenli olarak giderek oradaki farklı süreçlere dahil olmuş biri olarak çeşitli gözlemlerim oldu. Özellikle ilk on gün içerisindeki arama-kurtarma sürecinde, bölgeye en hızlı intikal eden yapılar şunlardı: 1- 99 depremini deneyimlemiş ve mevcut deprem riskine karşı uzun süreden beri örgütlü bir hazırlık içinde olanlar (başta AKUT ve MAG, onların yanı sıra pek çok kurumun kendi içinde oluşturduğu arama-kurtarma ekipleri, bunlar arasında büyük ölçekli şirketlerin kendi bünyelerinde oluşturduğu yapılar, sendikalar, siyasi partiler vb. sayılabilir), 2- CHP büyükşehir ve ilçe belediyeleri (ki onların varlığı daha sonraki süreçte de devam etti), 3- Halihazırda belli bir topluluk olarak hareket eden STK’lar (kendi faaliyet alanı afet veya insani yardım olanlar en başta, fakat olmayanlar da), gıda, bisiklet, fotoğraf, edebiyat, sanat vb. topluluklar (bu gruba dini toplulukları da dahil edebiliriz, fakat benim o konudaki gözlemim oldukça sınırlı olduğu için onları hariç tutuyorum). İlk iki kategoriden ziyade üçüncüsüne odaklanırsak, hayatın olağan seyri içerisinde bir konu etrafında topluluk olma becerisi kazanmış grupların olağandışı zamanlarda hem hareket kabiliyeti, hem grup içi güvene dayalı akışın sağlanması, hem de grup dışı insanlardan gelen dayanışmayı örgütleyerek bölgeye aktarması gibi açılardan büyük bir avantajı olduğunu gördük. Bir başka deyişle, afet durumunda devlet kurumlarının sorumluluğundaki hazırlıklı olma, hızlı müdahale ve yardım sağlama konularında henüz AFAD hatta askeriye dahi tam anlamıyla harekete geçememişken çok geniş bir yelpazedeki sivil yapılar bu boşluğu doldurdu.

 

Bu durum bölge içindeki örgütlenme için de söylenebilir: öncesinde örgütlülüğün kuvvetli olduğu yerlerde yerel halkın harekete geçmesi ve gelen dayanışmayı daha etkin bir biçimde değerlendirmesi mümkün oldu.

 

Afet/Yaşam Parkı

 

Yukarıda aktardığım gibi, Türkiye’de devletin afet yönetimindeki zaafları, yurttaşlık haklarının ihlali, devlete duyulan güvenin sarsılması ve eşit yurttaşlık anlayışının zedelenmesi gibi çok katmanlı sonuçlara yol açtı ve devletin yetersiz kaldığı bu bağlamda, sivil toplumun ve yurttaşların kendi aralarında kurdukları dayanışma ağları önem kazandı. Depremi takip eden dönemlerde hayata geçirdiğimiz proje ve o projeden hareketle önerdiğimiz park modeli bu tespitler üzerine inşa edildi.

 

2023 yılının Şubat ayında meydana gelen depremler sonrasında, Antakya’nın Serinyol mevkiinde daha öncesinde atıl durumda olan bir çocuk parkının hızla güvenli bir oyun ve toplanma alanı ile yardım koordinasyon merkezi olarak işlev kazanması sürecinde Maya Derneği olarak Hatay Deprem Dayanışması’nın yanında yer aldık. Bir sonraki yaz, Bayetav’ın “Bir Arada Yaşarız” adını taşıyan destek programına, artık Zeytun Çocuk ve Yaşam Alanı adını taşıyan bu parkın ekolojilk bir parka dönüştürülmesini amaçlayan bir proje ile başvurarak kabul aldım. Oldukça ufak bütçeli olan bu proje iki ayak üzerinde yükseliyordu: 1- Parkta ekolojik altyapı niteliğinde dönüşümler gerçekleştirilmesi (güneş enerjisi, su arıtma, su istemeyen zemin örtücüler, bostan, malzeme deposu, kompost köşesi vb), 2- Park kullanıcılarına ekolojik beceriler kazandırılması (basit su filtresi, güneş fırını, çömlekle soğutucu, sineksavar vb).

 

Burada bir kaç amacın ve bu amaçları besleyen önermelerin içiçe geçtiğini söylemeliyim. İlk olarak, parkın ekolojik altyapılarla donatılması, deprem veya başka afet ya da olağanüstü durumlarda kesilen yahut aksayan sistemlerin işlerliğini sürdürmesini sağlıyor. Afet deneyimlerinden biliyoruz ki, elektrik, temiz su, gıda, ısınma ve atık toplama gibi hizmetler kesiliyor ve uzunca bir süre de yerine gelmiyor. Halen deprem bölgesinde su, elektrik ve kanalizasyon gibi en temel hizmetler sunulamıyor. Oysa ekolojik altyapı, olağan şebeke sistemleri işlemez olduğunda da işlemeye devam ediyor çünkü bunlar tanımı gereği şebekeden bağımsız sistemler. Zeytun Çocuk ve Yaşam Alanı’nda kurduğumuz sistemde güneş enerjisi panelleri, su arıtma sistemi, yine güneş enerjili sokak lambaları bunu gösterdi. Fakat elbette bu çok küçük bir ölçekte ve çok kısıtlı imkanlarla yapılmış bir dönüşüm; buna dünyanın dört bir yanındaki ekolojik parklarda yapılan başka altyapısal dönüşümler de eklendiğinde ortaya çıkan model tamamen doğa ve insan dostu bir park olmanın yanı sıra afetlerde de tamamen kendine yeterli bir sistem ortaya koyuyor: gıda üretim ve depolama alanları, mutfak, kompost yapımı ile bozulabilir çöplerin bertarafı, kompost tuvalet, gıda ormanı ve afete yönelik yeşillendirme bunun örnekleridir. Tek cümleyle ifade edecek olursam buradaki önkabul şu: ekolojik bir park aynı zamanda bir afet parkıdır.

 

Fakat ikinci bir boyut daha dahil edilmediğinde altyapı yetersiz kalır, bunun örneklerini de başka ekolojik parklardan biliyoruz. Çeşitli fonlarla her açıdan düşünülerek hazırlanmış ekolojik parklar (ülkemizde de var), eğer kullanıcılarla entegre bir şekilde işletilmezse afet zamanında işlevsellik kazanamaz. Bu da ikinci önkabul: parkın kullanıcıları olağan zamanlarda ekolojik becerilerle donatılmalıdır ki olağanüstü zamanlarda bu beceriler hayatta kalma adına onlara bir yapabilirlik sağlasın. Bu becerilerin büyük bir kısmı “doğada hayatta kalma becerileri” olarak da sınıflandırılabilir, ama onunla sınırlamamak gerekiyor: eldeki/doğadaki malzemelerde su arıtma sistemi yapma, güneşi kullanarak yemek pişirme, gıdaların bozulmamasını sağlama yöntemleri, sebze-meyve yetiştirme, yenebilir otları tanıma, yemek pişirme, toprağı kazarak tuvalet açma vb.

 

Topluluk olma 

 

Zeytun’da küçük bir bölümünü hayata geçirebildiğimiz bu modele ilişkin tüm detayları “Afet Sonrası Yaşamın Yeniden Kurulmasında İlk Adım Olarak Parklar adını verdiğimiz bir kitapçıkta aktardık.[i] Orada da altını defalarca çizdiğimiz gibi, ekolojik altyapı ve becerilerin birlikte düşünülmesi, bu yazının ilk kısımlarında dile getirilen “topluluk oluşturma” ile yakından ilişkili. Olağan günlerde ekolojik bir şekilde düzenlenmiş bir parkta ekolojik becerilerin edinilmesi için düzenli olarak biraraya gelen ve o parkın düzenli kullanıcıları olan insanlar zamanla bir topluluk vasfı kazanmış olacak ve olağandışı günlerde hem altyapı hem edindikleri beceriler hem de topluluk olarak hareket etme becerisi onların hayatta kalmaları için gereken bütünselliği meydana getirmiş olacak.

 

 

Sonnot

[i] Permakültür tasarımcısı Evren Yıldırım ile birlikte hazırladığımız bu kitapçığa BAYETAV’ın sayfasından ulaşılabilir: https://drive.google.com/file/d/1QNI3Bhf_76SryTKxO5l3zGWyV_qjbT0M/view

Bediz Yılmaz siyaset ve idari bilimler alanında lisans eğitiminin ardından doktora derecesini 2006 yılında Fransız Şehircilik Araştırmaları Enstitüsü’nde İstanbul’da bir kentiçi çöküntü mahallesinde zorunlu göçmenlerin sosyal dışlanması üzerine bir tez çalışması ile tamamladı. Araştırma alanları arasında (zorunlu) göç, mekânsal ayrışma, sosyal dışlanma, toplumsal cinsiyet ve sosyal politikalar yer almaktadır. Halen, Türkiye’de tarım sektöründe çalışan Suriyeli mülteciler örneğinde zorunlu göç / zorla çalıştırma bağıntısı üzerinde çalışmaktadır. Eylül 2006 – Ağustos 2016 tarihleri ​​arasında Mersin Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev aldıktan sonra Şubat 2017-Kasım 2018 arasında Almanya Osnabrück Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Kültürlerarası Araştırmalar Enstitüsü’nde (IMIS) Philipp Schwartz bursu ile konuk öğretim elemanı olarak çalışmıştır. Halen bir yandan Mersin Mezitli Solinova Üretici Kadın Kooperatifi bünyesinde kent tarımı yapmaktadır, diğer yandan da 100 Sene 100 Nesne Cumhuriyet tarihi çevrimiçi ansiklopedisi projesini yürütmektedir.