Masumiyet Karinesi ve Hakikatin Belirsizliği: Bir Düşüşün Anatomisi Filmi Üzerinden Bir İnsan Hakları Okuması

 

“İnsan insanın adaletidir çünkü herhangi bir olay onu çağırdığı takdirde, cesedini terk ederek çuvalıyla birlikte hakikatin karanlığında emeklemeye yetecek kadar sırrı vardır içinde.”*

 

Bir kişinin suçlu olup olmadığı, toplumun zihninde hükmün kendisinden çok daha hızlı karşılık bulabiliyor. Sosyal medya yorumları, magazin programına dönen tartışma programları ve gündelik sohbetler henüz yargılama tamamlanmadan insanların suçlu ilan edilip linçe maruz kaldığı alanlara dönüşebiliyor. Oysa modern hukuk devletinin en temel ilkelerinden biri, kişinin mahkeme kararıyla suçu kesinleşinceye kadar masum kabul edilmesidir. “Masumiyet karinesi” olarak adlandırılan bu ilke, ceza hukukunun teknik bir terimi olmanın ötesinde insan onurunu ve adil yargılanma hakkını koruyan temel bir insan hakları güvencesidir. Justine Triet’in yönettiği Bir Düşüşün Anatomisi (Anatomie d’une chute, 2023), bu ilkeyi doğrudan anlatan bir hukuk filmi değildir; ancak masumiyet karinesinin neden vazgeçilmez olduğunu anlamak için son derece güçlü bir örnek sunar.

 

Filmin merkezinde, Samuel Maleski’nin ölümünden sonra eşi Sandra Voyter hakkında başlatılan cinayet soruşturması yer alır. Samuel, dağ evlerinin önünde köpeğini yürüyüşe çıkaran görme engelli oğulları Daniel tarafından yerde ölü olarak bulunur. Samuel’in kaza sonucu düşerek mi öldüğü, intihar mı ettiği yoksa Sandra tarafından itilip bir cinayete mi kurban gittiği sorusunun cevabını film bize vermez. Samuel’in düştüğü anı ne mahkeme ne seyirci görür ne de maddi gerçekliğe ulaşacak kesin ve somut delil mevcuttur. Geriye olasılıklardan ibaret adli tıp raporu, uzman görüşleri ve rakip anlatılar kalır. Böylece filmin asıl sorusu Samuel’in nasıl öldüğünden, gerçekte ne olduğunu bütünüyle bilemediğimiz bir olay hakkında nasıl hüküm verdiğimiz sorusuna doğru yer değiştirir. Film bu sorunun anatomisidir. Hakikatin belirsiz kaldığı yerde yargılama durmaz, yön değiştirir. Samuel’in ölüm nedenine dair somut ve kesin deliller bulunamayınca, “hakikat” Sandra’nın karakterinde, kimliğinde ve bir çiftin evliliğinde aranmaya başlar.

 

Karakterin delile dönüşmesi ve “makul” olmayan kadınlığın yargılanması

 

Ceza muhakemesinin temel mantığına göre isnadın ispatı iddia makamının görevidir; sanığın suçsuzluğunu ispat yükümlülüğü yoktur. Bir suçun şüpheye yer bırakmayacak biçimde ispatı iddiacıya aittir. Suçluluk kesin olarak ortaya konulamıyorsa şüpheden sanık yararlanır ilkesi devreye girer ve yargılama beraatle sonuçlanır (Yenidünya, 2004). Filmde ise iddia makamının elindeki delillerin yetersizliğini kapatmak için psikolojik bir anlatı ürettiğini görüyoruz. Mahkeme salonu, Samuel’in Sandra tarafından işlenen bir cinayete kurban gidip gitmediğini araştıran bir yer olmaktan çıkıp Sandra’nın nasıl bir insan, nasıl bir eş, nasıl bir anne olduğunun sorgulandığı yani kimliğin sorgulandığı bir alana dönüşüyor.

 

Sandra’nın yazarlık kariyeri, kendisi gibi yazar olan kocasından daha üretken ve başarılı olması, oğulları Daniel’in görme kaybı geçirdiği kazadan dolayı Samuel’in kendini suçlayıp girdiği mağduriyet yarışına Sandra’nın katılmaması ve özgüvenli bir şekilde kariyerini sürdürmesi, romanlarında bazı otobiyografik ögeler olması, biseksüel olması, “soğuk” görünmesi, annelik biçimi, evlilik içi tartışmalar, bunların hepsi mahkemede sorgulanıp didiklenir ve dolaylı delil olarak kullanılır. Bir suç motivasyonu olarak öne sürülen bu bileşenler bir cinayetin kesin ve somut delilini oluşturmamaktadır. Bir insanın bencil, mesafeli, hırslı ya da toplumsal beklentilere aykırı bulunması onu suçlu yapmaz. “Kötü” bir eş olmakla katil olmak arasında hukuken zorunlu bir bağ yoktur. Ceza yargılamasının konusu, sanığın ahlaken beğenilip beğenilmemesi değil isnat edilen fiilin onun tarafından işlendiğinin kanıtlanıp kanıtlanamadığıdır. Masumiyet karinesi de bu eğilime, yani kişiyi ne yaptığı üzerinden değil kim olduğu üzerinden yargılama eğilimine karşı geliştirilmiştir.

 

Filmin gösterdiği şey, delilin sustuğu yerde bu ilkenin nasıl sessizce aşındığıdır. Yetersiz kanıtın bıraktığı boşluk boş kalmaz, Sandra’nın karakterine dair bir anlatıyla dolar ve bu anlatı, maddi gerçeğe ulaştırma işlevine bürünür. Bu boşluğun nasıl doldurulduğu ise nötr değildir. Sandra’ya yöneltilen sorgunun her bileşeni, aslında belirli bir kadınlık tasavvurunun sınırlarını çizer. Kocasından daha başarılı ve üretken olması, bir hırs kusuru gibi okunur. Oğlunun görme kaybına yol açan ve Samuel’in kendini sorumlu tuttuğu olayın ardından onun mağduriyetine ortak olmaması, kariyerini özgüvenle sürdürmesi, bir duygusuzluk kanıtı sayılır. Aynı özellikler bir erkek sanıkta belki kararlılık, güçlü bir duruş ya da mesleki ciddiyet olarak görülebilecekken Sandra’da suça meyilli bir soğukluğun işareti olarak görülmüştür. Cinsel yönelimi, annelik biçimi, hep aynı ölçüye vurulur. Toplumun yas tutan sadık dul ya da fedakâr anne imgesine uymayan Sandra, tam da makul sayılmadığı için peşinen suçlu konuma düşer. Oysa erkek failin şiddetini haksız tahrik gibi kurumlarla hafifleten bir hukuk kültüründe, kadın sanığın ahlakı çoğu zaman yargılamanın odağı hâline gelebiliyor. Böylece mahkeme salonu tarafsız bir hakikat mekânı olmaktan çıkıp ataerkil normların icra edildiği bir sahneye dönüşebiliyor. Masumiyet karinesinin herkese eşit vaat ettiği biçimsel koruma bu noktada kimin daha kolay şüpheli sayılacağını belirleyen toplumsal önyargıların altında çatlar. Üstelik yargı, mahkeme salonunun duvarlarında kalmaz. Dava, televizyon programlarının ve gazete sayfalarının tükettiği bir magazin malzemesine dönüşür. Sandra’nın Alman olup Fransa’da yaşaması, yani yabancılığı, anneliği, cinsel yönelimi, kurgu romanlarının konusu ve kocasından daha başarılı oluşu ekranlarda haber değeri taşıyan ayrıntılara indirgenir. Kamuoyu, çoğu zaman filmi izleyen bizlerin bildiğinden bile azını bilerek, dosyayı görmeden ve delilleri tartmadan bir hükme varır. Böylece Sandra, henüz hiçbir şey kanıtlanmadan kamusal düzlemde çoktan hüküm giymiş olur. Oysa masumiyet karinesi yalnızca yargının uyması gereken teknik bir ceza hukuku ilkesi değildir. Kesinleşmiş bir hüküm bulunmadan verilen toplumsal mahkûmiyetler çoğu zaman telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir. Kişi işini, çevresini, itibarını kaybedebilir ve beraat etse bile kamuoyunun zihnindeki suçlu algısı yerinde kalmaya devam edebilir. Bu nedenle karine yalnızca sanığı değil hepimizi koruyan bir güvencedir; çünkü bugün suçlanan başkası olsa da yarın aynı korumaya bizim ihtiyaç duymayacağımızın hiçbir garantisi yoktur. Hukuk devletinin değeri de yargının toplumun çoğunluğunun desteklediği kararları vermesinde değil en zor anlarda bile bu ilkeden vazgeçmemesinde yatar. Filmde de mahkeme henüz kararını vermeden, hükmü çoktan toplum vermiştir; hem de somut deliller yerine sanığın kimliğinden ve “makul” olmayışından yola çıkarak.

 

Hukukun belirsizlik karşısındaki sorumluluğu

 

Peki mahkeme, gerçekte ne olduğunu bilemediği, yeterli delillere ulaşılamayan bir olayda kararını neye dayandırır? Fransız ağır ceza mahkemesinde jüri, mahkûmiyeti somut delillerin toplamından çok intime conviction, yani vicdani kanaat esasına göre verir. Jüriden beklenen, delillerin tam olup olmadığını saptamak değil, vicdani kanaat oluşup oluşmadığına karar vermektir. Filmin en vurucu sahnelerinden biri de bu ölçütün gündelik dile çevrilmesidir. Daniel babasının ölümü hakkında ne düşüneceğini bilemediğinde, kendisine eşlik eden görevli Marge ona, emin olamadığı bir noktada bir tarafı seçmesi, bir şeye inanmaya karar vermesi gerektiğini söyler. Maddi gerçek eksik kaldığında karar, olguya değil hangi anlatının inandırıcı olduğuna dayanır, yani olgusal hakikat yerini yargısal gerçeğe bırakır. Sandra “Onu ben öldürmedim” dediğinde avukatı Vincent’ın “Mesele bu değil” demesi de bunu özetler. Delil yetersizliğinde rakip anlatılardan hangisinin jürinin vicdani kanaatini oluşturacağı önem kazanır. Ama bu, hukukun keyfiliğe teslim olduğu anlamına gelmez. Tersine, kararın bir kanaate dayanması masumiyet karinesini ve ispat yükünü daha da vazgeçilmez kılar, çünkü o boşluğun önyargıyla değil gerçekle doldurulmasını sağlayan tek sınır budur.

 

Karinenin korunması hükmün verilmiş olmasıyla da bitmez. Dava beraat, af ya da zamanaşımı gibi mahkûmiyet dışı bir kararla sonuçlandığında kişi karineden yararlanmaya devam eder ve beraatten sonra hakkında suçluluk şüphesini diri tutan ifadeler dahi karinenin ihlali sayılır (Değirmencioğlu, 2019). Yani hukuk, beraatten sonra Sandra’yı kendi diliyle masum saymak zorundadır. Ne var ki hukukun disipline edebileceği tek şey devletin dilidir. Samuel’in ölümünden sonra Daniel’in ve seyircinin zihninde asılı kalan şüpheyi hiçbir yargı kararı dağıtamaz. Karine, yargısal şüpheyi susturabilir ama toplumsal şüpheyi susturamaz. Bu susturulamayan şüphe, yargılama boyunca Sandra’nın hayatını bütünüyle kaplar. Yargılama boyunca kocasının ölümü onun için bir kayıp olmanın dışında kendini savunması gereken bir vakıaya dönüşür, çünkü matem tutan bir insan olmakla her davranışı suçluluğun işareti sayılabilecek bir sanık olmak bağdaşmaz. Sandra ancak dava kapandığında, yani hukuk onu bıraktığında yas tutabilir. Filmin son sahnesinde fark ederiz ki ertelenmiş olan sadece kesinleşmiş bir hüküm değil bir insanın kendi kaybıyla baş başa kalma hakkıdır. Kamuoyunda masumiyet karinesi aşındığı için bütün özel hayatı, kişiliği didiklenmiş ve magazin malzemesi haline gelmiştir.

 

İnsan hakları perspektifinden asıl mesele budur. Adil yargılanma hakkı hakikati bulmayı garanti etmez, onun işlevi devletin cezalandırma iktidarının keyfiliğini önlemektir. Masumiyet karinesi de bu yüzden bir hukuk ilkesinden fazlasıdır. Mahkemeye yalnızca kanıt ara demez, önyargını kanıt yerine koyma der. Toplumun kolayca sahiplendiği saygın sanıkların dışında yabancı, aykırı ya da makul bulunmayan kişileri de korur. Koruyucu gücü tam buradadır. Bir Düşüşün Anatomisi bize son bir soru bırakır: Bir insan hakkında hakikati bütünüyle bilmiyorsak bu boşluğu önyargılarımızla mı dolduracağız yoksa masumiyet karinesinin gerektirdiği sınırda durabilecek miyiz?

 

 

* Alain Badiou, Fransız Felsefesinin Macerası, Metis, 2015, s.34 

 

Kaynakça

Badiou, Alain. (2015). Fransız Felsefesinin Macerası – 1960’lardan Günümüze. (Çev. P. Burcu Yalım) Metis Yayınları: İstanbul.

Değirmencioğlu, Burcu. “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Işığında ‘Masumiyet Karinesi’nin Korunması.” ASBÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, 2019/2, s. 307–356.

Triet, Justine, yönetmen. Bir Düşüşün Anatomisi [Anatomie d’une chute]. Les Films Pelléas ve Les Films de Pierre, 2023.

Yenidünya, A. Caner. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Masumiyet Karinesi.” Güncel Hukuk Aylık Hukuk Dergisi, sayı 5, Mayıs 2004, s. 20–21.

 

Lisans öğrenimine Gaziantep Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde başladıysa da mühendislik fakültesini bırakarak aynı üniversitenin Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Erasmus öğrenci değişimi programı ile bir dönem, Ljubljana Üniversitesi Sosyoloji bölümünde öğrenim gördü. Lisansüstü öğrenimine Dokuz Eylül Üniversitesi'nde devam etti. İnsan Hakları Okulu Learning Hub katılımcısıdır.Toplum ve Ütopya sosyal bilim platformunun kurucusu ve yayın yönetmenidir. Araştırma ve ilgi alanları: emek araştırmaları, yoksulluk çalışmaları, toplumsal hareketler, sinema sosyolojisi, hukuk sosyolojisi.