Yurttaşlık çoğu zaman hukuksal eşitliğin tarafsız zemini ve siyasal üyeliğin evrensel biçimi olarak düşünülür; oysa modern iktidarın işleyişinde yurttaşlık, bireyi siyasal topluluğa bağlayan bir statü olmanın ötesinde, meşruiyetin sınırlarını, makbul öznellik biçimlerini ve kabul edilebilir siyasal davranışları üreten kurucu bir düzenek olarak işler. Türkiye’de yurttaşlık rejiminin tarihsel kuruluşu, bu düzenleyici işlevin en görünür biçimde izlenebildiği örneklerden birini oluşturmaktadır. Cumhuriyet boyunca yurttaşlık, demokratik katılımı derinleştiren bir pratik olmaktan çok; devletle uyumu, ölçülülüğü ve siyasal sınırların içselleştirilmesini önceleyen bir öznelik modelini kurumsallaştıran bir çerçeve içinde şekillenmiştir (Üstel, 2004). Bu çerçevede makbul yurttaş, kamusal varlığını devletin tanımladığı meşruiyet alanı içinde kuran; siyasal çatışmayı demokratik yaşamın kurucu bir boyutu olarak değil, yönetilmesi ve sınırlandırılması gereken bir gerilim olarak algılayan bir özne olarak kurgulanmıştır. Yurttaştan beklenen yalnızca yasalara uyması değil; aynı zamanda kamusal alanda belirlenen davranış normlarını içselleştirmesi, siyasal katılımını kabul edilebilir sınırlar içinde sürdürmesi ve gerektiğinde sessizliği de bir yurttaşlık pratiği olarak benimsemesidir. Böylece yurttaşlık, aşağıdan gelen siyasal müdahalenin ve kurucu itirazın değil; denetimli katılımın, ölçülü görünürlüğün ve makbul sessizliğin dili hâline gelmiştir.
Bununla birlikte, yurttaşlığın makbul sınırlar içinde tanımlanmasına yönelik bu tarihsel çaba, kamusal itirazı ve alternatif siyasal varoluş biçimlerini bütünüyle tasfiye edememiştir. Türkiye’nin toplumsal ve siyasal mücadele tarihi, yurttaşlığın sınırlarını yeniden müzakereye açan ve devletin tanımladığı meşruiyet alanını aşındıran kamusal itiraz pratikleri de üretmiştir. Cumartesi Anneleri bu hattın en güçlü örneklerinden biri olarak, yalnızca kayıplara ilişkin hakikat ve adalet talebini kamusal alana taşımakla kalmamış; aynı zamanda yurttaşlığın sınırlarını, katılımın anlamını ve yerleşik siyasal üyelik anlayışını yeniden düşünmeye açmıştır.
Yurttaşlığın Kurucu Boyutunu Hatırlamak
Yurttaşlığın tarihsel olarak siyasal katılım fikri üzerine inşa edilmiş bir kavram olması nedeniyle, aktif yurttaşlık kavramsallaştırması ilk bakışta lüzumsuz bir tekrar gibi görünebilir. Ancak aktif yurttaşlık tartışmasının ortaya çıkışı, yurttaşlığa yeni bir içerik ekleme çabasından öte yurttaşlığın tarihsel süreç içinde giderek hukuksal statüye indirgenmesine ve sınırlandırılmış katılım biçimlerine daraltılmasına yönelik bir eleştiriden beslenmektedir. Başka bir ifadeyle mesele, yurttaşlığın eksik bırakılmış bir boyutunu keşfetmek değil; zaman içinde silikleşen kurucu içeriğini yeniden görünür kılmaktır (Bee ve Kaya, 2016; Bee ve Kaya, 2017).,
Yakın dönemde cumhuriyetçi düşünsel geleneğe yönelik ilginin yeniden canlanmasıyla birlikte, yurttaşlığın yalnızca hukuksal üyelik ya da yönetime tabi olma ilişkisi üzerinden tanımlanmasına yönelen eleştiriler de daha belirgin hâle gelmiş; aktif yurttaşlık tartışmaları bu sorgulamanın önemli uğraklarından biri olarak öne çıkmıştır. Bu yaklaşım, yurttaşlığı yalnızca bir statü ya da aidiyet ilişkisi olarak değil; kamusal yaşama katılımı, ortak yaşamın kuruluşuna müdahil olmayı ve siyasal topluluğun yönü üzerinde söz sahibi olmayı içeren bir siyasal pratik olarak yeniden düşünmektedir. Cumhuriyetçi gelenek içinde yurttaşlık, hakların pasif biçimde kullanıldığı bir konumdan çok; kamusal alanda görünür olmayı, ortak meseleler etrafında söz üretmeyi ve kolektif yaşamın kuruluşuna katılmayı içeren etkin bir siyasal eylemlilik olarak kavranmaktadır. Bu nedenle aktif yurttaşlık tartışması, yurttaşlığa yeni bir içerik ekleme girişiminden çok; kavramın zaman içinde hukuksal üyelik ve ulus-devlet merkezli hak-yükümlülük ilişkisine daralan anlamını aşmaya ve onun katılım boyutunu yeniden hatırlatmaya yönelik kuramsal bir müdahale olarak okunmalıdır (Bee ve Kaya, 2016).
Bununla birlikte aktif yurttaşlık kavramı, farklı siyasal yönelimler tarafından farklı içeriklerle de yeniden yorumlanmıştır. Neoliberalizmin hegemonik bir söylem hâline gelmesiyle birlikte yeni sağın aktif yurttaşlık anlayışı, yurttaşlığı toplumsal bağlamından kopararak bireysel sorumluluk, kendi kendini yönetme kapasitesi ve piyasa içinde başarı üretme beklentisi ekseninde yeniden tanımlamıştır (Özkazanç, 2009; Bee ve Kaya, 2017). Böylece aktiflik, kamusal alana müdahil olan siyasal öznenin niteliğinden çok; bireyin kendi refahından sorumlu tutulduğu, toplumsal sorunlara bireysel çözümler üretmesinin beklendiği bir yurttaşlık anlayışına karşılık gelmeye başlamıştır. Yurttaşlığın toplumsal ve siyasal boyutları arasındaki ilişkinin zayıflamasıyla katılım da kamusal müdahale ve kolektif eylem kapasitesinden koparılarak giderek piyasa içinde konumlanma ve bireysel sorumluluk üzerinden tanımlanır hâle gelmiştir (Özkazanç, 2009). Oysa aktif yurttaşlık kavramsallaştırması, yurttaşlığa yeni bir sıfat ekleme girişiminden çok; tarihsel süreç içinde silikleşen katılım ve siyasal müdahale boyutlarını yeniden merkeze alan eleştirel bir yaklaşım olarak anlaşılmalıdır. Bu yaklaşım, katılımı piyasa rasyonalitesi ya da bireysel sorumluluk üzerinden değil; kamusal müdahale, kolektif eylem ve siyasal özneleşme üzerinden kavramakta; yurttaşlığı da ortak yaşamın kuruluşuna katılma ve onu dönüştürme kapasitesiyle birlikte düşünmektedir (Bee ve Kaya, 2016; Özkazanç, 2009).
Bu çerçevede aktif yurttaşlık, yurttaşlığa yeni bir içerik eklemekten çok; zaman içinde silikleşen katılım boyutunu yeniden görünür kılan eleştirel bir kavramsallaştırma olarak önem taşımaktadır. Cumartesi Anneleri’nin deneyimi ise tam da bu nedenle, yurttaşlığın yalnızca hukuksal üyelik ya da kurumsal siyasal katılım biçimleriyle sınırlı olmadığını; kamusal görünürlük, hak talebi ve siyasal müdahale üzerinden de kurulabildiğini düşündürmektedir. Bu tartışma, yalnızca yurttaşlığın ne olduğuna değil; tarihsel olarak nasıl tanımlandığına, hangi katılım biçimlerini meşru kabul ettiğine ve hangi siyasal öznellikleri dışarıda bıraktığına ilişkin soruları da yeniden gündeme taşımaktadır.
Makbul Yurttaşlığın Gölgesinde Tarihsel İnşa
Türkiye’de yurttaşlık meselesi hiçbir zaman salt anayasal statü ya da hukuksal üyelik meselesi olmadı; yurttaşlığın tanımı ve siyasal topluluğun sınırlarına ilişkin tartışmalar, Cumhuriyet’in nasıl anlaşılması gerektiğine dair farklı siyasal yönelimleri ve rejim tasavvurlarını da açığa çıkardı. Cumhuriyet’e ilişkin tartışmalarda uzun süre baskınlığını koruyan yaklaşım, yeni rejimin esas olarak etnik değil, siyasal bir topluluk kurma hedefi taşıdığı varsayımına dayanır. Bu çerçevede yeni rejimin milliyetçilik anlayışı, ortak siyasal aidiyet etrafında şekillenen kapsayıcı bir yurttaşlık idealine yaslanmış; “Türk” kategorisi de etnik bir aidiyetten çok siyasal topluluğun ortak referansı olarak düşünülmüştür. Özellikle Kemalist modernleşme literatüründe güçlü karşılık bulan bu okuma, Cumhuriyet’i dinsel ve cemaatçi bağlılıkları aşarak seküler, kapsayıcı ve eşit yurttaşlığa dayalı modern bir siyasal topluluk inşa etme girişimi olarak değerlendirir. Cumhuriyet’e atfedilen kurucu rol, tarihsel bir açıklamanın ötesine geçerek kurucu yönelimleri normatif açıdan olumlayan daha geniş bir siyasal duyarlılıkla iç içe geçer. Bu nedenle yurttaşlık rejiminin dışlayıcı boyutlarına yönelik eleştiriler gündeme geldiğinde şöylesi savunma hattı devreye girer: Sorun Cumhuriyet’in kurucu yöneliminde değil, bu yönelimin tarihsel süreç içinde eksik ya da çelişkili biçimde uygulanmış olmasındadır.
Buna karşılık özellikle son yıllarda ağırlık kazanan eleştirel yurttaşlık külliyatı, meselenin yalnızca uygulama düzeyindeki sapmalarla değil; yurttaşlık rejiminin kurucu mantığıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu okumada erken Cumhuriyet yurttaşlığı, yalnızca modern bir siyasal topluluk kurma girişimi olarak değil; türdeşleştirici bir ulus inşa sürecinin temel düzeneklerinden biri olarak da değerlendirilir. Yurttaşlık eğitimi, makbul yurttaşlık ve ulusal aidiyet üzerine yapılan çalışmalar, yurttaşlığın tarafsız bir hukuksal üyelikten çok belirli siyasal ve kültürel normların üretildiği bir alan olarak işlediğini gösterir (Üstel, 2004; Yeğen, 2009; Kadıoğlu 2002). Eleştirel hattın önemli uğraklarından biri, özellikle 1924 Anayasası sonrasında yurttaşlığın etnik referanslardan bütünüyle bağımsız bir siyasal üyelik olarak değil; belirli kültürel kabuller ve ulusal aidiyet biçimleriyle iç içe geçen bir yurttaşlık anlayışı olarak hukuksal düzlemde şekillendiğini ileri sürer (Yeğen, 2009). Böylece mesele, kapsayıcı bir yurttaşlık idealinin sonradan aşınmasından çok; yurttaşlık sınırlarının daha kuruluş anında belirli bir ulusal tahayyül içinde tesis edilmiş olmasıyla açıklanır.
Yurttaşlık rejimine ilişkin bu kurucu gerilimler, özellikle Kürt meselesi bağlamında daha görünür hâle geldi. Yurttaşlık hukuksal düzlemde evrensel eşitlik iddiası taşısa da hakların fiili kullanımı ve siyasal topluluğa tam üyelik deneyimi hiçbir zaman eşit işlemedi. Kamusal görünürlük, hukuksal koruma ve siyasal meşruiyet farklı toplumsal kesimler arasında eşit dağılmadı; bazı gruplar siyasal topluluğun meşru üyeleri olarak daha kolay tanınırken, bazıları uzun süre güvenlik eksenli yönetim pratikleri içinde konumlandırıldı. Özellikle 1990’lı yıllarda yoğunlaşan gözaltında kaybetmeler, faili meçhul cinayetler, işkence ve sistematik cezasızlık uygulamaları, yurttaşlığın yalnızca hukuksal statü üzerinden okunamayacağını; aynı zamanda farklı yoğunluklarda işleyen bir tanınma, dışlama ve sessizleştirme rejimi olarak da ele alınması gerektiğini somut biçimde ortaya koydu.
Sessizlikten Kamusal İtiraza: Cumartesi Anneleri
Cumartesi Anneleri’nin ortaya çıkışı, 1990’lı yıllarda yoğunlaşan gözaltında kaybetmeler, sistematik cezasızlık ve kayıp yakınlarının hakikat arayışıyla doğrudan ilişkilidir. Hareketin görünürlük kazanmasında belirleyici eşiklerden biri, 1995 yılında gözaltında kaybedilen ve günler sonra işkence izleri taşıyan bedeni bulunan Hasan Ocak’ın ardından ailesi ve yakınlarının yürüttüğü adalet mücadelesidir (Baysal, 2017: 45-48). Ancak kısa sürede bu arayış, tekil bir kayıp deneyiminin sınırlarını aşarak benzer deneyimleri paylaşan aileleri Galatasaray Meydanı etrafında bir araya getiren kolektif bir hakikat ve adalet çağrısına dönüştü. Başlangıçta kayıpların akıbetini öğrenmeye yönelik bir arayış olarak şekillenen mücadele, zamanla sessizlik, görünmezleştirme ve sınırlandırılmış yurttaşlık biçimlerine yönelen daha geniş bir kamusal itiraz niteliği kazandı.
Galatasaray Meydanı’nda kurulan bu süreklilik, yalnızca kayıpların akıbetine ilişkin bir hakikat ve adalet arayışına değil; yurttaşlığın sınırlarını yeniden müzakereye açan bir kamusal mevcudiyete de işaret etmektedir. Bu nedenle Cumartesi Anneleri’ni yalnızca insan hakları hareketi olarak değil; yurttaşlık rejiminin sınırlarını görünür kılan özgül bir kamusal deneyim olarak okumak mümkündür. Her hafta aynı mekâna dönmek, aynı soruları yeniden sormak ve kaybı ortak kamusal mesele hâline getirmek, devlet şiddetinin görünmezleştirilmesine olduğu kadar yurttaşlığın edilgenlik, denetim ve sadakat etrafında şekillenen hâkim biçimlerine de yönelen bir itiraz üretmiştir. Bu süreçte Galatasaray Meydanı, kayıpların görünür kılındığı bir protesto alanı olmakla kalmamış, kamusal alanın fiilen yeniden kurulduğu siyasal karşılaşma mekânına dönüşmüştür. Yas özel alanın sınırlarını aşmış; sessizlik kamusal dile, unutulması beklenen isimler ise kolektif hafızaya nakşedilmiştir.
Kaybın kamusallaşmasına eşlik eden en dikkat çekici dönüşümlerden biri, kadınların siyasal özneleşme deneyimidir. Yakın tarihli bir çalışma, mücadeleye katılan birçok kadının başlangıçta kamusal görünürlüğe ve devlet kurumlarıyla doğrudan ilişki kurmaya mesafeli olduklarını; ancak zaman içinde hukuk, insan hakları, cezasızlık ve devlet şiddeti üzerine söz üreten siyasal aktörlere dönüştüklerini göstermektedir (Aspar, 2021). Söz konusu çalışmada yer alan görüşmeler, birçok kadının mücadele öncesinde kamusal alanda söz kurma deneyimine sahip olmadığını; buna karşın mücadele süreci içinde dilekçe yazmayı, savcılık süreçlerini takip etmeyi, insan hakları örgütleriyle ilişki kurmayı, basın karşısında söz almayı ve hak temelli bir siyasal dil geliştirmeyi öğrendiğini ortaya koymaktadır. Kadınların anlatıları ayrıca, mücadele süreci içinde yalnızca kamusal görünürlük kazanmadıklarını; aynı zamanda devlet kurumlarının işleyişi, insan hakları mekanizmaları, hukuk ile siyasal iktidar arasındaki gerilim ve cezasızlık üzerine giderek daha gelişkin bir siyasal dil ve muhakeme kapasitesi edindiklerini göstermektedir. Başlangıçta bireysel bir kaybın peşine düşen arayış, zamanla daha geniş bir hakikat, adalet ve eşit yurttaşlık talebine dönüşmüştür. Böylelikle meydan, yalnızca kayıpların arandığı bir yas mekânı değil; siyasal öznenin kurulduğu, öğrenildiği ve yeniden üretildiği bir kamusal deneyim alanı hâline gelmektedir.
Devletin kapanmış saymak istediği dosyaları yeniden kamusal alana taşıyan bu müdahale, geçmişe ilişkin hakikat ve adalet arayışını görünür kılarken, yurttaşlığın sınırlarını ve siyasal kuruluş biçimlerini de tartışmaya açmaktadır. Bu süreç içinde yurttaşlık, devlet tarafından tanımlanan edilgen bir üyelik statüsü olmaktan uzaklaşmakta; kamusal mücadele içinde kurulan ve anlam kazanan bir siyasal ilişki olarak belirmektedir.
Sonuç
Türkiye gibi siyasal katılım kanallarının ciddi ölçüde daraldığı ve seçme-seçilme hakkının dahi tartışmalı hâle gelebildiği bir ülkede, yurttaşlığın kurucu boyutlarından biri olan katılımın yeniden düşünülmesi ayrı bir anlam yüklenmektedir. Cumartesi Anneleri’nin deneyimi, yurttaşlığı yalnızca hukuksal üyelik ya da seçimlere indirgenmiş bir katılım biçimi üzerinden düşünmenin sınırlarını görünür kılmakta; yurttaşlığın farklı biçimlerde deneyimlenebileceğine ve kurulabileceğine işaret etmektedir. Kaybı özel alanın sınırları içinde tutmak yerine onu kamusal alanda ısrarla dolaşımda tutan bu mücadele, hakikat ve adalet talebini görünür kılarken; yurttaşlığın sessizlik, uyum ve edilgenlik etrafında kurulan hâkim anlamlarını da sorgulanabilir hâle getirmektedir.
Cumartesi Anneleri’nin deneyimi aynı zamanda aktif yurttaşlığın dönüştürücü boyutuna işaret etmekte; mücadele, kayıp yakınlarının kamusal alanda görünür hâle gelmesinin ötesinde, siyasal dil kurma, hak talep etme ve kamusal meseleler üzerinde söz üretme kapasitesinin mücadele içinde nasıl gelişebildiğini göstermektedir. Kadınların mücadele süreci içinde geçirdiği dönüşüm, yurttaşlığın hazır bir statü değil; öğrenilen, deneyimlenen ve kolektif pratikler içinde kurulan bir ilişki olduğunu, siyasal öznenin de çoğu zaman mücadele içinde şekillendiğini düşündürmektedir. Bu anlamda aktif yurttaşlık, yurttaşlığın önceden tanımlanmış bir konumdan çok; siyasal mücadele içinde kurulan ve dönüşen bir ilişki olarak düşünülmesine imkân vermektedir.
Sözün özü, Cumartesi Anneleri kayıplara ilişkin bir adalet talebinin ötesinde, yurttaşlığın içeriğinin topyekûn aşındırıldığı bir tarihsellikte kamusal alanın bütünüyle kapanmadığını hatırlatan; yurttaşlığın kurucu boyutlarını gündelik mücadele içinde canlı tutan ve başka türlü bir siyasal birlikte oluş ihtimalini açık tutan güçlü bir kamusal deneyim ve yurttaşlık mücadelesi olarak varlığını sürdürmektedir.
Kaynakça:
Aspar, M. (2021) Aktif yurttaşlık örneği olarak Cumartesi Anneleri. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. İstanbul: Altınbaş Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü.
Baysal, Z. (2017) “Kayıplarla Dayanışmak: Cumartesi Anneleri’nin Etkin Öznelik Halleri”, Toplum ve Bilim, 140, 43–69.
Bee, C. ve Kaya, A. (2016) “Between Practices and Demands: Ambiguities, Controversies and Constraints in the Emergence of Active Citizenship in Turkey”, Southeast European and Black Sea Studies, 17(3), 301–324.
Bee, C. ve Kaya, A. (2017) “Active Citizenship in Turkey: Protest, Participation and Rights”, Citizenship Studies, 21(8), 1005–1021.
Kadıoğlu, A. (2002) “Türkiye’de Vatandaşlık ve Bireyleşme: İradenin Akıl Karşısındaki Zaferi”, E. F. Keyman (Der.), Liberalizm, Devlet, Hegemonya içinde, İstanbul: Everest Yayınları, 258–282.
Özkazanç, A. (2009) ‘Toplumsal Vatandaşlık ve Neo-Liberalizm Sorunu’, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 64(1), ss. 247–274.
Üstel, F. (2004) Makbul Vatandaşın Peşinde: II. Meşrutiyet’ten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi, İstanbul: İletişim Yayınları.
Yeğen, Mesut (2004) “Citizenship and Ethnicity in Turkey”, Middle Eastern Studies, 40(6): 51–66.
Eylem Akdeniz-Göker Odtü'de lisans eğitimini ve Bilkent Üniversitesi'nde doktorasını tamamlamıştır. Uzun süre çeşitli üniversitelerin siyaset bilimi bölümlerinde ders vermiştir. Şimdilerde Brüksel'de ikamet etmektedir. Yurttaşlık, diasporalar, milliyetçilik üzerine çalışmaya ve düşünmeye devam etmektedir.
- This author does not have any more posts.