Latin Amerika’da “Kahverengi Dalga”: Demokratik Haklar ve Solun Meşruiyet Krizi

 

Latin Amerika uzun süre boyunca dünya kamuoyunda sol hükümetlerle, ilerici sosyal reformlarla ve emperyalizm karşıtı söylemlerle özdeşleşti. Oysa bugün bölgenin siyasal manzarası belirgin biçimde değişmiş durumda. Arjantin’den El Salvador’a, Peru’dan Ekvador’a ve Şili’ye kadar sağ veya aşırı sağın iktidarda olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bir zamanlar “pembe dalga” ile anılan kıta için artık giderek daha sık “kahverengi dalga” ifadesi kullanılıyor (Oliveira, 2019).[1] Bu yeni tablo yalnızca hükümet değişimlerinden ibaret değil. Aynı zamanda artan antidemokratik saldırılar, insan hakları ihlalleri, göçmen düşmanlığı ve sosyal haklarda gerileme anlamına geliyor.

 

2000’lerin başından 2010’ların ortalarına dek farklı eğilimleriyle sol hükümetler Latin Amerika siyasetini domine edebilmişti. Geçtiğimiz on yıla ise, siyasal salınımlar, kısa ömürlü hükümetler ve sert kutuplaşmalar damga vurdu. Sağın ve aşırı sağın son seçim zaferlerinin ardından şimdi kahverengi dalganın hüküm süreceği yeni bir dönem mi açılıyor? Bu sorudan yola çıkan bu yazı, aşırı sağ tehdidi azımsamamakla birlikte, geçtiğimiz on yılın siyasal istikrarsızlık, seçimsel oynaklık (electoral volatility) ve siyasal kutuplaşma eğilimlerinin devam edeceğine işaret ediyor. Kıtadaki “renk değişimi”nde, pembe dalga hükümetlerinin ve ardıllarının sosyal tabanlarında neden olduğu hayal kırıklıklarına ve bunun neden olduğu seçimsel cezalandırma (electoral punishment) veya tepki oyu eğilimlerine dikkat çekiyor. Bu çerçevede, yazının devamında önce pembe dalganın geri çekilişini, ardından kahverengi dalganın yükseliş dinamiklerini, potansiyellerini ve zayıflıklarını değerlendireceğim.

 

Pembe dalganın neoliberalizmle sınavı

 

Pembe dalga 1998’de Chavez’in Venezuela’da iktidara gelmesiyle açıldı. Brezilya’da Lula liderliğinde İşçi Partisi’nin (Partido dos Trabalhadores, PT) 2002’de seçimleri kazanması önemli bir kırılmaydı. On yılın ortasında bölgenin dörtte üçü sol hükümetler tarafından yönetiliyordu (Rohter, 2005). Oldukça heterojen bir bileşimi temsil etmekle birlikte, bu dalgayı karakterize eden birtakım ortak özellikler söz konusuydu. Öncelikle, bu yönetimler ‘90’larda gerçekleştirilen serbest piyasa reformlarını ve neoliberal paradigmayı eleştiriyor, sosyal harcamaların artırılması gerektiğini savunuyorlardı. Bununla birlikte, ’60 ve ‘70’lerin “kızıl dalga”sından farklı olarak çok daha ılımlı, pragmatik ve reformist bir niteliğe sahiplerdi (Weyland, 2010). Daha radikal söylemlere sahip Chavez ve Morales (Bolivya) gibi örneklerde dahi yerleşik kapitalist düzenden sahici bir kopuş anlamına gelecek adımlar atılmadı. Örneğin, özelleştirilen petrol sektörünü tamamen kamulaştırmak yerine Chavez yönetimi, kamunun sektördeki payını artırarak yabancı şirketlerle kamu-özel ortaklığı modelini uyguladı. Toplamda, Chavez döneminde kamunun ekonomideki %35 düzeyindeki payı değişmeden kalmıştı (Sorans & Porras, 2018).

 

Öte yandan, gelir adaletsizliğini kısmen hafifleten ve sosyal haklar açısından çeşitli kazanımlar sağlayan politikalar hayata geçirildi. Neoliberal yönetimlerden devralınan şartlı nakit transferi uygulamalarının kapsamı genişletildi; çeşitli ülkelerde asgari ücrete önemli artışlar yapıldı; en dezavantajlı kesimleri hedefleyen sosyal programlar oluşturuldu (Flores-Macia, 2012). Artan sosyal harcamalarla kıtadaki yoksulluk ve aşırı yoksulluk oranlarında belirgin düşüşler kaydedildi (Grugel & Riggirozzi, 2018). Bunun sonucunda, bu dalga “post-neoliberalizm” vb. sıfatlarla anılmaya başladı (Rucket et al., 2016).

 

Bununla birlikte, pembe dalga hükümetleri bu sosyal harcamalar için oldukça elverişli koşullar üzerinde sörf yapıyorlardı. Başta ABD olmak üzere merkezi kapitalist ülkelerdeki düşük faiz oranları, Latin Amerika ve diğer çevre ülkelerine sıcak para akışı, ucuz ve bol kredi imkânı sağlıyordu. Ayrıca Çin ve diğer yükselen ülkelerin artan emtia talebi, hammadde ihracatına bağlı Latin Amerika ekonomilerine büyük bir kazanç sağlıyordu. Artan hammadde ihracatından sağlanan vergi gelirleri ve artan borçlanma imkânları yerleşik düzenle kavgaya girişmeden sosyal politikaların finansmanını sağlayabiliyordu (Petras, 2009).

 

2008 dünya ekonomik krizi ve sonrasında oluşan konjonktür bu bereketli talih döneminin sonu anlamına geldi. Dış sermaye akışının durması ve emtia fiyatlarının düşmesiyle pembe dalga hükümetleri ekonomik küçülme, borçların sürdürülebilirliği, işsizlik gibi önemli sınavlarla karşı karşıya kaldı. Bu sınama sol hükümetleri kritik bir karar almaya zorladı: Ya yerel ve uluslararası kreditörleri karşılarına alma pahasına sosyal politikaları sürdürmek ya da kamu borcunu ödemeyi garanti altına almak için kemer sıkma politikalarını hayata geçirmek. Farklı biçimleriyle pembe dalga hükümetlerinin tamamı ikinci seçeneğin yolunu tutarak sosyal harcamaları kısma yönünde hareket ettiler (Rojas, 2017).

 

İlk büyük sınav karşısında kemer sıkma politikalarının bizzat bu hükümetler tarafından uygulanması, pembe dalga hükümetlerinin ılımlı sosyal politikalarının ideolojik bir temelden ziyade elverişli ekonomik koşullara pragmatik biçimde yaslandığını gösteriyordu (Çiftçi, 2025). Bu makas değişikliğinin sonucu ise, bu hükümetlerin sosyal tabanını oluşturan kesimlerde yabancılaşma ve 2015’ten itibaren yaygınlaşan seçim yenilgileri oldu.

 

Fetret devri

 

2015’te Arjantin’de 12 yıllık Kirchner iktidarının sonunu getiren başkanlık seçimleriyle Venezuela’da Chavizm’in parlamento seçimleri yenilgisi pembe dalganın sonunu işaret ediyordu. Maduro yönetimi altındaki Chavizm, seçim sonuçlarını tanımayıp otoriter bir rejime dönüşerek iktidarını korudu. Diğer örneklerde ise sol hükümetlerin yerini merkez sağ veya aşırı sağ partiler almaya başladı. Bununla birlikte, Büyük Resesyon’un devam eden etkileri, bu hükümetlere pembe dalganın sahip olduğu imkânları sunmuyordu. Sol hükümetleri seçimlerde cezalandıran kitleler, alternatiflerinden de umduklarını bulamıyorlardı. Arjantin’de 2015’te iktidara gelen merkez sağ Macri yönetimi, 2019’da Peronizm ortak adayı karşısında yenilgiye uğruyordu. Brezilya’da 2018’de zafer kazanan aşırı sağcı Bolsonaro 2022 seçimlerini Lula karşısında kaybediyordu. Öyle ki, Lula’yla birlikte, Kolombiya tarihinde ilk kez solcu bir aday olarak Petro’nun, Şili’de solun ortak adayı olarak genç aktivist Boric’in seçim zaferleri, yeni bir pembe dalga mı açılıyor sorularını beraberinde getiriyordu (Farthing, 2023). Bununla birlikte, bu döneme damgasını vuran olgu, ekonomik ve sosyal hakları önemli ölçüde gerileyen halk kitlelerinin iktidardaki partileri cezalandırması ve bunun sonucunda ortaya çıkan siyasal salınımlar ve seçimsel oynaklıklar oldu (Çiftçi, 2025).

 

Kahverengi dalganın gücü ve zayıflıkları

 

Ekonomisi, coğrafyası ve nüfusu itibarıyla kıtanın devi olan Brezilya’da Bolsonaro’nun zaferi kahverengi dalga tartışmalarını başlatan ilk önemli gelişmeydi. 2022’de Bolsonaro’nun seçimleri kıl payı kaybetmesi bu sürecin konsolidasyonuna önemli bir darbe vurdu. Bununla birlikte, kıtanın bir diğer belirleyici ülkesi Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin 2023’teki sürpriz seçim zaferi bu eğilime güçlü bir itki verdi. Bu tabloya 2019’da El Salvador’da iktidara gelen ve suçla mücadele adına ağır insan hakları ihlallerine imza atan aşırı sağ Bukele yönetimi, 2020’de Dominik Cumhuriyet’inde seçimleri kazanan ve temel politikasını Haitili göçmenlere yönelik düşmanlık üzerine kuran Abinader yönetimi ile Peru, Ekvador ve Bolivya’daki sağcı hükümetler eklendi.

 

Son olarak Şili’de Pinochet’nin mirasını sahiplenen Kast’ın seçim zaferi önemli bir kırılma sayılabilir. Şili 2019’da başlayan bir devrimci seferberlikle alt üst olmuş ve bu dinamik, solun daha radikal yelpazesinde sayılabilecek talepleri de sahiplenen ve bir öğrenci aktivisti olarak tanınan Gabriel Boric’i 2022’de iktidara taşımıştı. Büyük Resesyon dönemindeki sol hükümetlerin politikalarına benzer biçimde, Boric’in de ekonomik ve sosyal politikalar açısından tabanını hayal kırıklığına iten politikaları, aşırı sağcı Kast’ın ezici seçim zaferini beraberinde getirdi.

 

Bu dönemde kahverengi dalgaya güç veren asli unsurlarından birisi ABD’deki Trump yönetimi oldu. Trump yönetimi bir yandan sağ ve aşırı sağ partilere açık destek vererek seçimleri etkilemeye çalışıyor. Örneğin, Arjantin’de ağır kemer sıkma politikaları büyük tepki çeken Milei’nin 2025’teki parlamento seçimlerini kazanmasında, Trump’ın Milei’nin mağlubiyeti durumunda ekonomik yardımları keseceği tehdidinin etkili olduğu biliniyor (Timerman, 2025). Trump yönetiminin bir diğer politikası ise zor araçlarını doğrudan kullanarak kıta politikasını şekillendirmek. Sene başında Venezuela’ya dönük askeri operasyonla devlet başkanı Maduro’nun kaçırılması bu politikanın uç bir örneği oldu. Maduro’nun yardımcısı konumundaki Delcy Rodriguez’in şu ana dek Trump ile uyum içinde çalışarak geçici devlet başkanlığını yürütmesi, bir dönem “21. Yüzyıl Sosyalizmi”nin bayraktarlığını yapan Chavizm’in içinde bulunduğu yozlaşmayı göstermesi kadar, ABD yönetiminin özgüvenini ve saldırganlığını artıran bir olay olarak da kayıtlara geçti. Trump iktidarı bugün sol hükümetler olarak görünen Kolombiya, Meksika ve Küba yönetimlerini tehdit etmeyi sürdürüyor, Küba’ya dönük ablukayı derinleştiriyor.

 

Kahverengi dalga demokratik ve sosyal haklar açısından şimdiden önemli saldırılara imza atmış durumda. Arjantin’de Milei yönetimi sözde enflasyonla mücadele adına ücretlilerin alım gücünü radikal biçimde düşüren, sosyal harcamaları ve sendikal hakları kısıtlayan kararları hayata geçirdi. Dominik Cumhuriyeti’nde Abinader Haitili göçmenleri kitlesel biçimde sınır dışı etmenin ötesine geçerek vatandaşlık kazanmış göçmenlerin dahi pasaportlarını iptal etti. Bukele altında El Salvador antidemokratik uygulamaların nasıl en uç örneklere dönüşebileceğine ilişkin bir laboratuvara dönmüş durumda. Şili’de bu ay yönetimi devralacak olan Kast bütün bu politikaları sahiplendiğini ve kendi ülkesinde de uygulayacağını taahhüt ediyor.

 

Kahverengi dalga hükümetleri “suçla mücadele”, “göçmenliği durdurma”, “ekonomik istikrar” gibi söylemlerle iktidarlarını konsolide etmeye çalışıyorlar. Sol hükümetlerin sosyal adalete ilişkin söylemleriyle uygulamaları arasındaki çelişkileri, kimlikçi siyasetleriyle harmanlayarak kullanmaya çalışıyorlar. Bununla birlikte, bu hükümetlerin temel zayıflığı pembe dalganın faydalandığı elverişli ekonomik konjonktüre sahip olmamaları. Çeşitli evrelerden geçmekle birlikte Büyük Resesyon halen aşılabilmiş değil ve yeni kriz dinamikleri dünya ekonomisinin belirleyeni olmaya devam ediyor. Aşırı sağın otoriter ve kimlikçi politikaları, sosyal tabanını bir dönem için seferber edebilecek olsa da kitlelerin refahını artıracak sosyal politikalarla desteklenmeyen bu çizginin bir siyasi hegemonya kurabilmesi geçtiğimiz on yılın deneyimleriyle pek mümkün görünmüyor. Mevcut tablo, dünyadaki siyasal eğilimlerle uyumlu olarak kıtada siyasal kutuplaşmanın süreceği, kitlelerin siyasal alternatif arayışlarına devam edeceği, tedrici değil alt üst oluşlarla belirlenen bir siyasi sürecin devam edeceğine işaret ediyor.

 

Sonnotlar

 

[1] “Kızıl”dan farklı olarak “pembe” sol içerisinde daha ılımlı, reformist kesimlere gönderme yapıyor. Aşırı sağa ilişkin “kahverengi” imlemesi ise nazi milislerinin üniformalarından geliyor.

 

Kaynakça

 

Antunes de Oliveira, F. (2019). The rise of the Latin American far-right explained: Dependency theory meets uneven and combined development. Globalizations, 16(7), 1145–1164.

Çiftçi, A. (2025). Revisiting “Post-Neoliberalism” in Latin America’s Pink Tide: Brazil and Venezuela Compared. GSU Managerial and Social Sciences Letters, cilt.3, sa.2, ss. 27-45.

Farthing, L. (2023). Latin America’s New Left Surge. NACLA Report on the Americas, 55(1), 1–4.

Flores-Macías, G. A. (2012). After neoliberalism? The left and economic reforms in Latin America. Oxford: Oxford University Press.

Grugel, J., & Riggirozzi, P. (2018a). Neoliberal disruption and neoliberalism’s afterlife in Latin America: What is left of post-neoliberalism? Critical Social Policy, 38(3), 547–566.

Petras, J. (2009). Latin America: Perspectives for socialism in a time of a world capitalist recession/depression. Critique, 37(3), 441–463.

Petras, J. (2015, December 16). The demise of incumbents: Resurgence of the far right, absence of the ‘consequential left’. Global Research. http://www.globalresearch.ca/ the-demise-of-incumbents-resurgence-of-the-far-right-absence-of-the-consequential -left/5487151

Rojas, R. (2017). The ebbing “Pink Tide”: An autopsy of left-wing regimes in Latin America. New Labor Forum, 26(2), 70–82.

Ruckert, A., MacDonald, L., & Proulx, K. (2016). Post-neoliberalism in Latin America: A conceptual review. Third World Quarterly, 38(7), 1583–1602.

Sorans, M., & Porras, S. R. (2018). Por qué fracasó el chavismo? Buenos Aires: Centro de Estudios Humanos y Sociales.

Timerman, J. (2025). Milei’s win in Argentina had Trump’s fingerprints all over it. But just how long will their friendship last? The Guardian. https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/oct/27/milei-win-argentina-trump-libertarian-experiment-us-support

Weyland, K. (2010). The performance of leftist governments in Latin America: Conceptual and theoretical issues. In K. Weyland, R. Madrid, & W. Hunter (Eds.), Leftist governments in Latin America (pp. 1–27). New York: Cambridge University Press.

Atakan Çiftçi Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü lisans programından 2013'te, yüksek lisans programından 2017'de mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde Katalonya ve İskoçya'daki ayrılıkçı siyasi partilerin siyasal stratejilerini incelediği çalışmasıyla 2024'te doktorasını tamamladı. Siyasal partiler, devletsiz milliyetçililk, emek siyaseti, radikal sol, siyasal rejimler gibi alanlarda çalışmalarını sürdürmektedir.

Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde öğretim üyesidir.