Geç Faşizm Çağında Hak Mücadeleleri ve İlgacılığı Yeniden Düşünmek

 

Son yıllarda dünyanın birçok yerinde otoriterleşmenin yeni biçimleri üzerine yoğun tartışmalar yürütülmektedir. Ancak bu tartışmaların önemli bir bölümü demokrasi ile otoriterlik arasındaki karşıtlık üzerinden şekillenmektedir. Oysa günümüzde karşı karşıya olduğumuz dönüşümü yalnızca demokratik gerileme ya da otoriterleşme kavramlarıyla açıklamak giderek zorlaşmaktadır. Alberto Toscano’nun geliştirdiği “geç faşizm” kavramı tam da bu nedenle önemlidir. Toscano’ya (2025) göre günümüzde yaşanan süreç, klasik faşizmin geri dönüşü değil, ekonomik, ekolojik ve siyasal krizlerin kalıcılaştığı yeni bir kriz yönetimi rejimidir. Bu rejimin amacı kapitalizmin çoklu krizlerinin yarattığı istikrarsızlığı yönetmektir.

 

Bu dönüşüm hukukun, yargının ve hak mücadelelerinin işleyişine de yansımaktadır. İnsan hakları hareketleri tarihsel olarak büyük ölçüde norm devletinin varlığı varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu çerçevede temel strateji hak ihlallerinin görünür hale getirilmesi, hakikatin ortaya çıkarılması ve devletin kendi normlarına dönmeye zorlanması olmuştur. Bu strateji kayıplardan işkenceye, siyasal yasaklardan ayrımcılığa kadar birçok alanda önemli kazanımlar üretmiştir. Ancak günümüzde karşı karşıya olduğumuz sorun normların uygulanmaması değil; normların bizzat kriz yönetiminin araçlarından biri haline gelmesidir. Bu nedenle günümüzde hak mücadelelerinin karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca hak ihlallerinin artması değildir. Daha derinde, devletin, hukukun ve hakikat rejiminin işleyiş mantığı değişmektedir.

 

Bu yazının temel iddiası, geç faşizmi hak mücadeleleri açısından üç temel özellik üzerinden düşünmenin gerekli olduğudur. Birincisi, ikili devletin dönüşümüdür. İkincisi, hakikatin zamansallaştırılmasıdır. Üçüncüsü ise artı nüfusların yönetimidir. Bu üç özellik birlikte düşünüldüğünde, insan hakları hareketlerinin tarihsel olarak dayandığı norm devletine dönüş ufkunun neden giderek daha fazla sınırlarına ulaştığı da anlaşılabilir. Bu bağlamda son yıllarda yeniden gündeme gelen ilgacılık (abolutionism), yalnızca ceza sistemine ilişkin bir tartışma değil, hak mücadelelerinin geleceğine ilişkin bir stratejik ufuk olarak önem kazanmaktadır.

 

İkili Devletin Dönüşümü

 

Geç faşizmi anlamak için öncelikle devlet biçimindeki dönüşümü kavramak gerekir. Bu noktada Ernst Fraenkel’in Nazi Almanyası’nı analiz etmek için geliştirdiği “ikili devlet” kavramı önemli bir başlangıç noktası sunmaktadır. Fraenkel’e (2021) göre modern diktatörlükler norm devleti ile önlem devletinin bir arada işlediği yapılardır. Norm devleti hukukun ve öngörülebilir kuralların işlediği alanı ifade ederken, önlem devleti siyasal kararların hukuki sınırlardan bağımsız olarak keyfi biçimde alındığı alanı ifade eder. Ancak Toscano’nun (2025) işaret ettiği gibi ikili devlet yalnızca faşizme özgü bir olgu değildir. Kapitalist devlet kuruluşundan itibaren ikili bir karakter taşımıştır. Norm devleti toplumun “makbul vatandaşları” için işlerken, önlem devleti ırksallaştırılmış topluluklar ve sistem tarafından tehdit olarak görülen gruplar üzerinde faaliyet göstermiştir. 1970’lerde Siyahi Marksistlerin Amerikan devletinde faşizm görürken beyaz entelektüellerin liberal demokrasi görmesinin nedeni de budur.

 

Dolayısıyla mesele ikili devletin farklı tarihsel bağlamlarda nasıl işlediğidir. Örneğin yürütmenin güçlenmesiyle karakterize edilen neoliberal otoriter devlet biçiminde parlamenter mekanizmalar ve haklar geriler. Buna rağmen norm devleti belirleyici konumunu korur, hukuk öngörülebilirdir. Askeri diktatörlüklerde önlem devleti açık biçimde ön plana çıksa da bu durum geçicidir. Olağanüstü dönem sona erdiğinde norm devletinin yeniden güç kazandığı bir süreç başlar. Klasik faşizmde ise önlem devleti yalnızca öne çıkmaz; norm devletini giderek kendi içine çeker. Hukuk giderek siyasal kararlara tabi hale gelir. Gestapo, paramiliter yapılar ve olağanüstü yetkiler bu dönüşümün araçlarıdır. Keyfilik doğrudan ve görünürdür.

 

Geç faşizmin özgüllüğü tam da burada ortaya çıkar. Geç faşizmde de önlem devleti ön plana geçmektedir; ancak bunu klasik faşizmdeki gibi yapmamaktadır. Önlem devleti norm devletinin dışına taşmak yerine onun içine yerleşmektedir. Keyfilik artık hukukun dışında değil, çoğu zaman hukukun içinden işlemektedir. Mahkemeler çalışmaktadır, dosyalar açıktır, haklar biçimsel olarak varlığını korumaktadır. Ancak bütün bu süreçler giderek kriz yönetiminin araçları haline gelmektedir. Bu nedenle geç faşizmde sorun hukukun ortadan kalkması değil, işlevinin değişmesidir.

 

Hakikatin Zamansallaştırılması

 

Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri hakikat rejiminde ortaya çıkmaktadır. İnsan hakları hareketlerinin tarihsel olarak mücadele ettiği temel sorun çoğu zaman görünmezlik olmuştur Devlet belirli olayları inkâr edip bilgiye erişimi engellerken, mücadelenin görevi de görünmeyeni görünür kılma ve inkâr edilen hakikati kamusal alana taşıma doğrultusunda şekillenmiştir. Geç faşizm koşullarında ise sorun görünmezlik değildir. Sorun, parça parça görünür hale getirilen hakikatin siyasal sonuç üretmemesidir. Hakikat ortadan kaldırılmamakta; ertelenmekte ya da askıda tutulmaktadır.

 

Türkiye’de son yıllarda yaşanan birçok süreç bu dönüşümün örnekleri olarak okunabilir. Gülistan Doku dosyasının altı yıl boyunca bekletilip ardından hızla yeniden açılması ile Narin Güran dosyasının neredeyse anında sonuçlandırılmış gibi ilerlemesi birlikte okunduğunda geç faşizme özgü yeni bir zaman yönetimine işaret etmektedir. Bu özgünlüğü kavrayabilmek için 1990’ların önlem devletinin işleyiş biçiminde önemli bir yer tutan faili meçhul cinayetlerle karşılaştırma aydınlatıcı olabilir. O dönemde hakikat tamamen karartılıyor ya da yok hükmüne indiriliyordu. Faili meçhul, devletin hesap vermeme kapasitesinin hem göstergesi hem de bir gözdağı mekanizmasıydı.

 

Bugün ise korkuyla birlikte işleyen daha karmaşık bir yönetim mantığıyla karşı karşıyayız: belirsizlik, zamansallaştırma ve kriz yönetimi. Hakikat artık basitçe ortadan kaldırılmamakta; zaman içinde düzenlenmektedir. Devletin neyi, ne zaman açıklayacağı ve ne kadarını görünür kılacağı öngörülemez hale gelmiştir. Bu mekanizmanın iki temel işlevi vardır. Birincisi, şiddetin kendisi kadar, o şiddete ilişkin bilginin ne zaman ve nasıl dolaşıma gireceği de başlı başına bir tahakküm aracına dönüşmektedir. İkincisi, hakikatin zamansallaştırılması devlet içi çelişkileri düzenleyen bir mekanizma olarak işlemektedir. Hangi dosyanın ne zaman açılacağı, hangisinin sürüncemede bırakılacağı ya da hangisinin hızla sonuçlandırılacağı, farklı iktidar odakları arasındaki dengelerin kurulmasına hizmet etmektedir. Bu anlamda yargı süreçleri yalnızca hukuki süreçler değil, aynı zamanda siyasal krizin ritmini ayarlayan araçlar haline gelmiştir. Dolayısıyla geç faşizmin özgüllüğü yalnızca baskının yoğunluğunda değil, hakikatin zamansal olarak örgütlenişinde ortaya çıkmaktadır.

 

Artı Nüfusların Yönetimi

 

Geç faşizmi hak mücadeleleri açısından tanımlayan üçüncü özellik, kapitalizmin krizleri içinde ortaya çıkan artı nüfusların yönetimidir. Bu noktada William I. Robinson’ın (2019) geliştirdiği “artık insanlık” kavramı önemli bir çıkış noktası sunmaktadır. Marx’ın tanımladığı göreli artı nüfus, sistemin dışında bırakılmış olsa da kapitalist genişleme dönemlerinde yeniden üretim sürecine dậhil edilebilecek bir yedek işgücü rezervine işaret ediyordu. Ancak Robinson’a göre 2008 sonrasında derinleşen aşırı birikim kriziyle birlikte bu dinamik niteliksel olarak değişmiştir. Giderek daha geniş toplumsal kesimler kapitalist üretim açısından gereksizleşmiş, göreli artı nüfusun yerini “artık insanlık” almaya başlamıştır.

 

Bu dönüşüm devletin işlevinde de önemli bir değişime yol açmıştır. Kapitalist devletin temel sorunu artık bu nüfusları üretime dậhil etmek değil, onları yönetmektir. Bu yönetim üç temel eksende işlemektedir. Birincisi, toplumsal alanın güvenlikleşmesidir. “Artık insanlık” ekonomik bir özne olarak değil, bir güvenlik sorunu olarak ele alınmaktadır. İkincisi, enformel ve yasadışı ekonomilerin genişlemesidir. Uyuşturucu, kaçakçılık, fuhuş ve kayıt dışı faaliyetler giderek daha fazla insan için alternatif geçim alanlarına dönüşmektedir. Üçüncüsü ise şiddetin toplumsal olarak yayılmasıdır. Kadınlar, işçiler, çocuklar, gençler, göçmenler ve etnik olarak dışlanmış topluluklar giderek daha fazla öldürülebilir nüfuslar haline gelmektedir. Bu nedenle geç faşizm aynı zamanda artı nüfusları yönetme rejimidir. Bu yönetim çoğu zaman cezalandırıcı ve hapsedici aygıtlar (carceral state) aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu noktada Ruth Wilson Gilmore’un yaklaşımı Robinson’ın analizini tamamlamaktadır. Gilmore’a (2007) göre hapishaneler kapitalist krizlerin yarattığı artı nüfusları depolayan, dağıtan ve görünmezleştiren mekânsal yönetim araçlarıdır.

 

Türkiye’de son dönemde artan kadın cinayetleri, işçi ölümleri, çocuklara ve gençlere yönelik şiddet, uyuşturucu ekonomisinin genişlemesi ve çeteleşme, kriz içindeki kapitalizmin artı nüfusları nasıl yönettiğinin farklı görünümleri olarak okunabilir. Genç işsizliğinin artması ve güvencesizliğin kalıcı hale gelmesiyle birlikte geniş toplumsal kesimler sistemin dışına itilmiştir. 2016 sonrasında devletin yeniden örgütlenmesi ise bu yapısal dönüşüme siyasal bir form kazandırmıştır. İnsanları üretime dậhil etmek yerine onları farklı yoğunluklarda işleyen bir şiddet ve hapsetme rejimi aracılığıyla yönetmeye yönelmiştir. Cezaevlerinin toplumsal bileşimi de bu mantığı açık biçimde ortaya koymaktadr.

 

Hak Mücadeleleri İçin Yeni Bir Ufuk Olarak İlgacılık

 

Buraya kadar yapılan tartışma bizi insan hakları hareketlerinin karşı karşıya olduğu temel bir soruya götürmektedir. Eğer geç faşizm koşullarında önlem devleti norm devletinin içine yerleşiyorsa, hukuk giderek kriz yönetiminin bir aracına dönüşüyorsa, hakikat görünmez olmaktan çok ertelenen ve zamansallaştırılan bir olgu haline geliyorsa ve artı nüfuslar cezalandırıcı-hapsedici aygıtlar aracılığıyla yönetiliyorsa, hak mücadelelerinin ufku ne olacaktır?

 

Tam da bu noktada ilgacılığın son yıllarda yeniden gündeme gelişi tesadüf değildir. George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından yükselen protestolar sırasında “Polisin Finansmanını Kesin” sloganının küresel ölçekte yayılması, ilgacılığı siyasal bir mesele haline getirmiştir. Ancak ilgacılık yalnızca polis şiddetine verilen bir tepki değildir. Son kırk yılda ABD’de ceza devletinin olağanüstü ölçüde büyümesi, kitlesel hapsetmenin sıradanlaşması ve reform vaatlerinin bu yapıyı dönüştürmek yerine yeniden üretmesi, ilgacı perspektifin yeniden güç kazanmasına yol açmıştır (Davis, 2003; Gilmore, 2007).

 

Bununla birlikte Angela Davis ve Ruth Wilson Gilmore gibi yazarlar tarafından geliştirilen ilgacı yaklaşım çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. İlgacılık polislerin, mahkemelerin ve hapishanelerin bugünden yarına ortadan kaldırılmasını savunan bir program değildir. Daha çok cezalandırma mantığının toplumsal yaşam içindeki merkezi konumunu sorgulayan uzun erimli bir siyasal yönelimdir. Toplumsal zararların neden sürekli hapishane aracılığıyla yönetildiğini; neden barınma, sağlık, eğitim ve bakım alanlarına yapılmayan yatırımların güvenlik alanına yönlendirildiğini sorar. Bu nedenle ilgacılık yalnızca ceza kurumlarına ilişkin değil, devletin krizleri yönetme biçimine yönelik daha kapsamlı bir eleştiridir.

 

Tam da bu bağlamda Loïc Wacquant’ın (2026) “İlgacılığa Karşı” başlıklı makalesi dikkate değerdir. Wacquant ilgacılığın ahlaki çekiciliğini kabul etmekle birlikte onun hem sosyolojik hem de siyasal açıdan sorunlu olduğunu ileri sürmekte; ilgacıların zaman zaman toplulukları romantize ettiğini ve güvenlik sorunlarını küçümsediğini belirtmektedir. Bu nedenle ilgacılık yerine “minimal ceza devleti” olarak adlandırdığı bir program önermektedir. Wacquant’a göre daha güçlü sosyal politikalar, daha etkin kamu hizmetleri ve daha sınırlı bir ceza sistemi aracılığıyla devlet yeniden kamusal amaçlara yönlendirilebilir. Ancak bu öneri reforme edilebilir bir norm devleti varsayımına dayandığı ölçüde günümüzün geç faşist dönüşümünü kavramakta yetersiz kalmaktadır.

 

İlgacılığın günümüzdeki asıl önemi, devlet merkezli adalet tahayyülünün tarihsel sınırlarını görünür hale getirmesinde yatmaktadır. İnsan hakları hareketleri tarihsel olarak büyük ölçüde hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve demokratikleşme talepleri etrafında şekillenmiştir. Bu taleplerin tarihsel önemini küçümsemek mümkün değildir. Ancak geç faşizm koşullarında sorun, normların kendisinin kriz yönetiminin parçası haline gelmesidir. Bu nedenle ilgacılık geç faşizmin kriz yönetimi mantığına karşı hak mücadelelerinin yararlanabileceği uzun erimli bir siyasal ufuk olarak yeniden düşünülebilir.

 

Kaynakça

Davis, Angela Y. (2003) Are Prisons Obsolete? New York: Seven Stories Press.

Fraenkel, Ernest (2021) İkili Devlet: Diktatörlük Teorisine Bir Katkı, çev. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021. (Orijinal basım: 1941).

Gilmore, Ruth Wilson (2007) Golden Gulag: Prisons, Surplus, Crisis, and Opposition in Globalizing California. Berkeley: University of California Press.

Toscano, Alberto (2025) Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Siyaseti, çev. Şebnem Oğuz, Dipnot Yayınları (Orijinal basım: 2023).

Robinson, William I. (2019) Küresel Kapitalist Kriz ve 21. Yüzyıl Faşizmi: Trump’ın Ötesinde”, çev. Gökhan Demir, Praksis, 50: 13-36.

Wacquant, Loïc (2026) “Against Abolitionism: The Case for Radical Penal Minimalism.” New Left Review, 158.

Şebnem Oğuz siyaset bilimi alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ’de, doktora eğitimini ise York Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Farklı üniversitelerde çalıştıktan sonra 2022 yılında emekli olmuştur. Halen günümüz faşizmi ve devletin dönüşümü üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.