İki farklı deneyimi ele alalım. Bir kişi oturduğu semte dair bir imar planına itiraz etmek için belediyeye dilekçe verebiliyor, hukuki danışmanlık alabiliyor ve basın açıklaması yapabiliyor. Buna karşılık, başka biri gözaltına alındığında avukata erişemiyor, ifadesi tercümansız alınabiliyor ve ailesi günlerce kendisinden haber dahi alamıyor. Teorik açıdan bakıldığında, her iki kişinin anayasal güvence hakkına sahip olduğunu söylemek mümkündür. Peki, bu deneyimler neden birbirinden farklı olabiliyor? Bu soruyu şanssızlık, istisnai durum, talihsizlik ya da kurumsal aksaklıklar diye geçiştirmek elbette mümkündür. Ancak bu türden açıklamalar, sorunun yapısal boyutunu görünmez kılar. Çünkü mesele, hakların kâğıt üzerinde var olup olmaması değil, hakların kimler için, hangi koşullarda ve ne ölçüde işler kılındığıdır.
Sıklıkla dile getirilen “hak kazanılmaz, alınır” sloganı, doğru olmakla birlikte yeterli değildir. Aslında sorulması gereken başka bir soru vardır: Elde edilen haklar, hangi çerçeve, kapsam ve koşullar altında kim tarafından tanımlanmıştır? Bu soruya yanıt vermek adına Bob Jessop’ın hegemonya projeleri kavramsallaştırması önemli bir teorik katkı sunmaktadır. Ona göre, toplumsal düzenlemeler -yasalar, kurumlar, normlar ve söylemler- her daim egemen sınıfın bir projesi niteliğindedir (Jessop, 2005). Dolayısıyla, tarafsız ve tarihin dışında duran bir düzenekten bahsetmek söz konusu olamaz. Jessop’ın kavramsal çerçevesine başvurduğumuzda, meselenin daha yapısal düzeyde ele alınmasının zorunlu olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu noktada değinilmesi gereken husus, hakların pratiği, toplumda egemen olan hegemonya projelerinden bağımsız değildir. Bu bağlamda insan haklarını, evrensel normların ötesinde, hegemonya projeleri içerisinde form bulan tarihsel ve siyasal düzenlemeler olarak düşünmek gerekir. Bu yazıda da insan haklarının ve yurttaşlık fikrinin bu proje kavramıyla nasıl okunabileceğini tartışmak istiyorum.
Rıza: Zor Zırhıyla Korunan Hegemonya
Jessop’ın teorik mimarisinde “hegemonya projesi” kavramı oldukça özgün bir yer tutar. Ancak Jessop’ın kavramsal çerçevesini anlamlandırmak için öncelikle Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramına başvurmak gerekir. Gramsci’de hegemonya kavramı, hem Antik Yunan’daki şehir-devletinin diğerleri üzerindeki siyasi-askeri üstünlüğünü ifade eden klasik kullanımın hem de 20. yüzyıl başında özellikle Plehanov ve Akselrod’un yazılarında proletaryanın demokratik devrim sürecinde köylülük ve küçük burjuvazi üzerindeki önderliğini tanımlayan dar stratejik anlamın ötesine geçer. Bu açıdan bakıldığında, Gramsci’de daha geniş ve bütünlüklü bir çerçeveye kavuşan kavram, iktidarın doğasını, devletin işlevini ve sınıf egemenliğinin yeniden üretimini merkeze alan bir kategori olarak analiz edilir.
Gramsci, Selections From The Prison Notebooks (Hapishane Defterleri) eserinde hegemonya kavramını, bir toplumsal sınıfın -genellikle egemen sınıfın- alt sınıfları sadece zor yoluyla değil, onların rızasını üreterek yönlendirmesi şeklinde tanımlar (1978: 106; 1986: 73). Başka bir ifadeyle, egemen sınıf ve onun kurumsal temsilcisi olan devlet her zaman güç ve baskıya başvurmaz; kendi çıkarlarını tüm toplumun ortak yararıymış gibi sunabildiğinde gerçek anlamda egemen olur. Örneğin okullarda öğretilen “tarafsız” tarih, medyada dolaşan “ortak duyu, ortak yarar” ile piyasanın “doğal düzen” gibi topluma seslenişi, hegemonyanın farklı düzeyleri ve görünümleridir. Bu çerçevede sivil toplum; okullar, kiliseler (dini yapılar), sendikalar, siyasi partiler, gazete ve dergi gibi basın-yayın organları, aydınlar ve kültürel kurumlar gibi toplumsal örgütlenmenin entelektüel, etik ve siyasi alanını kapsar. Hegemonya, devlet gibi doğrudan zor kullanan baskı aygıtlarıyla değil, daha ziyade normatif, kültürel ve ideolojik biçimlerde işleyen alanlarda yeniden üretilir (Gramsci, 1978: 58, 62, 170). Bu tespitten hareketle Gramsci, entegral devlet kavramını geliştirerek politik toplum ile sivil toplumu bir arada ele alır. Devlet =politik toplum+sivil toplum= zor +hegemonya (Gramsci, 1978: 263). Dolayısıyla devletin minimal düzeyde ya da sınırlı bir güce sahip olması gerektiğine dair “imgeyi” savunan liberal/gece bekçisi devlet yaklaşımı, dogmatik ve diyalektik olmayan bir devletçi anlayışına dayanır. Daha açık söylemek gerekirse, liberal yaklaşımın pelesenk ettiği tüm insanların eşit derecede rasyonel ve ahlaklı olduğu varsayımı bir hayalden ibarettir. Bu düzende yasa, başka bir sınıfın dayatması sonucu zor yoluyla değil, içselleştirilmiş bir biçimde kendiliğinden ve özgürce kabul edilir.
Bu tespit ufuk açıcı olmakla birlikte Gramsci, hegemonya kavramını, üst yapı kurumları ile sınırlandırmaz; onun alt yapıyla organik ilişkisini de dikkate alır. Zira Marx’ta ekonomik alanda varlık bulan ve piyasa ile sınırlı olan sivil toplum kavramı, Gramsci için hegemonyanın yeniden üretiminde etkin ve kurucu bir rol üstlenir. İşte, tam da bu noktada devreye giren hegemonya kavramı, salt ekonomik bir birikim modeli değil, bu modeli meşrulaştıran, doğallaştıran ve savunan kültürel-ideolojik çerçeveden oluşmaktadır (Cox, 1983: 17; Gramsci, 1978: 16; Laclau, 2012: 116).
İnsan Hakları Bir Kazanım mı, Proje mi? Bob Jessop’la Yeniden Düşünmek
Jessop, İngiltere’de Thatcher öncesi ve sonrası devletin dönüşümünü anlamak ve açıklamak için hegemonya projeleri kavramını, üretim tarzı ve birikim rejimi kavramları temelinde kullanır (1988). Bu anlamda hegemonya projeleri, kapitalist üretim sistemi (kısaca KÜT) içerisinde ekonomik öncelikleri, toplumsal değerleri ve siyasal öznellik biçimlerini bir araya getiren; bu birlikteliği “doğal”, “kaçınılmaz” ya da “herkesin yararına” olan bir düzenmiş gibi sunan uzun vadeli bir anlam ve iktidar örgütlenmesidir. Bu açıdan Jessop, 1980 öncesi ve sonrası kapitalizm içindeki iki farklı birikim rejime (Fordist ve Post-Fordist) denk gelen ve bu birikim rejiminin uygulamamasını sağlayacak olan devletin düzenleme tarzı arasında ayrım yapar. II. Dünya Savaşı sonrası kapitalizmin krizinden çıkış yöntemi olarak tercih edilen Fordist birikim rejimi kitlesel üretim ve kitlesel tüketim hedefi kapsamında Keynesyen iktisadi politikalarla şekillenmiş; bu politika çerçevesinde uygulanacak devlet politikası ise Keynesyen Refah Devleti olarak karşımıza çıkmıştır. Fordist senaryodaki ekonomik gelenek işçi sınıfının ücretlerinin artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal devlet anlayışının gelişmesini içermektedir. Jessop, bu düzenleme tarzına denk gelen hegemonya projesini tek-ulus[i] olarak nitelendirir.[ii] Ulusal yurttaşlığa dayalı refah hakları kitlesel tüketim normlarını genelleştirerek talebin tam istihdam düzeylerinde seyretmesine katkı sunmuş ve buna mukabil, sendikaları ve şirketleri kapsayan kurumlaşmış bir uzmanlaşma ile desteklenmiştir. Bu nedenle, tam istihdam politikasının gerçekleşmesini garanti altına almak ve refah haklarını genişletmek, sırasıyla partiler arası rekabetin önemli eksenlerini oluşturmuştur. Böylece tek ulus stratejiler, bütün toplumun desteğinin maddi ödünler ve sembolik mükâfatlar yolu ile kazanılmaya çalışıldığı genişlemeci bir hegemonyayı hedeflemektedir (Jessop, 2005: 281). Bu analiz çerçevesinde, insan hakları ve yurttaşlık kavramlarını tek başına soyut normlar altında değerlendirmek eksik kalacaktır. Aksine bu kavramlar, Fordist birikim stratejisi ve tek ulus hegemonya projesi içerisinde ulusal-popüler gayelerin iç içe geçtiği, çelişkili ancak dinamik bir stratejik alanın parçası olarak ele alınmalıdır.
1980 sonrası Post-Fordist birikim rejimi ve onun düzenleme tarzı olan Yeni Sağ devletin (ya da Schumpeterci çalıştırma rejimi)[iii] hegemonya projesini iki ulus[iv] olarak tanımlayan Jessop, faşizm ya da Thacherizm örneğinde olduğu gibi, bu hegemonya projesinin nüfusun stratejik olarak önemli fraksiyonlarının desteğini kazanmak ve projenin maliyetlerini diğer fraksiyonlara yıkmakla ilgilenen daha sınırlı ve dışlayıcı olduğunu ifade eder (2005: 177). Böylece iki ulus projesi, bir yandan imtiyazlı “ulus”a belirli tavizler verilmesini ve seçici erişim sağlamasını kapsarken, öte yandan da “öteki ulus”un dizginlenmesini ve hatta bastırılmasını gerektirmektedir. Belirtmek gerekir ki, her iki hegemonya proje, belirli siyasi, entelektüel ve ahlaki söylemlerin varlığına referans vermeksizin toplumsal rızayı ve meşruiyeti sağlayamayacaktır. Örneğin, tek ulus hegemonya stratejileri genişlemeci bir proje olması hasebiyle çoğunluğun aktif desteğini alma gayesindedir. Bunun başarılması için bütün ulusun çıkarlarını gözetecek ulusal-popüler bir program gerekmektedir. Toplumun bir kesiminin çıkar ve faydasını amaçlayan hususlar söz konusu olsa dahi (egemen sınıfın), devletin bu sınıfa karşı tavizkar davrandığı ve alt sınıfların gönlünü hoş tutacak eylemlerde bulunduğunu görmek mümkündür. Yurttaşlık, insan hakları, özgürlük, toplanma ve gösteri hakkı gibi toplumun muhaliflerinin seslerini duyurabilmelerine imkân sağlayan uygulamalara devletin ve egemen sınıfın, iki ulus stratejinin uygulandığı döneme nazaran, müsamahakâr davranıldığını söylemek mümkündür.[v] Bugün gelinen noktada ise, Füsun Üstel’in Yurttaşlık ve Demokrasi (1999) eserinde ifade ettiği üzere, küresel pazar, küreselleşmeye engel olmayacak oranda özgürlük ve istikrar ihtiyaç duymaktadır.
Bu bağlamda kuramsal düzeyde ele alındığında, burjuva yurttaşlık ve haklar anlayışı, “insan hakları” söylem ve pratiği içinde ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri gizlemeye yönelik bir ideolojik maskedir (Üstel, 1999: 52).[vi] 1980 sonrası neoliberal hegemonya projesinin insan hakları hiyerarşisine bakıldığında, bu yapısal durum çarpıcı bir biçimde görünür olur. Zira mülkiyet hakları, ticaret sözleşmeleri ve uluslar arası tahkim mekanizmaları aracılığıyla güçlü biçimde korunmaktadır. Buna karşılık barınma hakkı, gıda hakkı, sağlık hakkı ve eğitim hakkı başta olmak üzere ekonomik ve sosyal haklar büyük ölçüde devletlerin iyi niyetine ve ekonomik kapasitesine bırakılmıştır. Dolayısıyla, hakların evrensel bir değerle uygulanmasının temel aktörü devletin kendisidir. Siyasi iktidar buna istekli değilse, hak kavramının içi boşalır. Böylece haklar, vatandaşlık statüsünden türemekte ve ona bağlı olarak işlemektedir. Ancak, neoliberal iktisat politikalarının emek gücünü güvencesizleştirmesi ve esnekleştirmesi neticesinde vatansız kişiler, yasadışı göçmenler ve benzeri gruplar bağlamında zor sorular gündemde canlılığını korumaktadır. Kimin “vatandaş” olup olmadığı, devletin sınırları içinde dâhil etme ve dışlama ilkelerini nasıl belirlediği ve haklar üzerindeki egemenliğini nasıl kullandığı başlı başına ciddi ve tartışmalı konular arasındadır. Aynı zamanda bu egemenliğin, neoliberal sermaye birikimine gömülü küresel kurallar tarafından şekillendiği gerçeği de unutulmamalıdır.
Bu çerçevede, küresel ekonominin “tüketici insanı” odağına alan ve hükümetleri sosyal güvenlik mekanizmalarını gevşetmeye teşvik eden yapısı, insan hakları kavramının aslında zorlayıcı iktidarın ihtiyaç duyduğu alanlarda geliştiğini gözler önüne sermektedir. Jessop’a göre devletin dönüşümdeki rolü basit bir pasif gözlemci olmaktan ziyade, neoliberal politikaların uygulanmasında aktif bir aktör olarak belirlenir ve insan hakları ile yurttaşlık kavramları, bu hegemonik projenin meşruiyetini sağlamak üzere araçsallaştırılır. Bu bağlamda, neoliberal akılsallığın kamusal alanı iktisadi rasyonalitenin bir aracı olarak yeniden işlevselleştirilmesi, bireyi atomize ederek politika ve haklar üzerine müzakereleri sıradanlaştırmaktadır (Şengül & Aygen, 2023: 122). Nitekim, kriz dönemlerinde bu tür politikalar, sosyal hakların daha da arka plana atılmasına ve hukukun agresif bir rol üstlenerek tasarruf tedbirlerini meşrulaştırmasına zemin hazırlamaktadır (Çankaya, 2021: 1142).
Öte taraftan, meşru şiddet tekeline sahip ulus devlet, Hobbes’çu bir tarzda kendi haklar demetini tanımlayabilir ve uluslararası sözleşmelere sadece gevşek şekilde bağlı kalabilir (Harvey, 2007: 180-181). Bu asimetrik durum tesadüf değildir. Sermayenin serbestçe dolaşımını kolaylaştıran işsizlik ve sosyal dışlanma ile sosyal yardım maliyetlerinin azaltılmasını hedefleyen sosyal hizmetlerin yeniden yapılandırılması, neoliberal birikim stratejisinin hegemonya projesiyle örtüşmektedir (Jessop, 2009: 243). Bu bağlamda neoliberal teori, özgürlük, hürriyet, seçim ve haklar gibi kulağa hoş gelen söylemler aracılığıyla ulusal ve ulus-ötesi düzeyde, ama özellikle küresel kapitalizmin finans merkezlerinde çıplak sınıf iktidarının yeniden kurulması veya yeniden yapılandırılmasını maskelemektedir. Harvey, neoliberalizmin politik ve iktisadi yaşamın temel unsuru olan bireye yaptığı vurguya rağmen sosyal demokratik kaygıyı nasıl gölgelediğini şu şekilde ifade etmektedir (Harvey, 2007: 176-177):
“Sık sık hukuki yollara parlamento yetkilerinden ziyade yargı ve yürütme organlarına başvurma yönündeki neoliberal tercihi kabul etmek anlamına gelir. Ancak hukuki yollara başvurmak maliyetli ve zaman alıcıdır; üstelik yargının tipik sınıf bağlılığı göz önüne alındığında, mahkemeler her halükârda egemen sınıfın çıkarlarına yönelik ciddi bir önyargı içindedir. Yasal kararlar, eşitlik ve sosyal adalet hakları yerine özel mülkiyet haklarını ve kâr oranını destekleme eğilimindedir.”
Bu çerçevede ele alındığında, Jessop’ın hegemonya projelerini detaylandırırken ifade ettiği iki-ulus hegemonya projesi, neoliberal dönemin sınıf ittifaklarını netleştirmesi açısından kayda değer bir kavramsallaştırmadır (Jessop, 2008: 14). Toplumun tüm kesimlerini kapsayan ekonomik ve sosyal hakları düzenleyen devlet stratejisi olarak tek-ulus hegemonya projesi, 1980 öncesi refah devleti uygulamalarında somutlaşırken; 1980 sonrası neoliberal devlet politikaları, bağımlı sınıfların ekonomik ve sosyal haklarını ikincilleştiren bir yeniden yapılanmayı beraberinde getirmiştir. Böylece, “sıradan insana” karşı güç sahibi bireyin taleplerine öncelik veren, onların davalarını dinleyen ve karar veren bir yargı düzenine yönelim söz konusu olmuştur. Bottomore’un da vurguladığı üzere (2000: 97) Yeni Sağ ideoloji, bireysel hakları, özgürlükleri ve serbest piyasa ekonomisini ateşli bir şekilde destekler; ancak eşitlik, insan onuru, ahlak, sosyal adalet ve sosyal devlet gibi kavramları geri plana atar. Bu durum insan özgürlüğü fikrini bayraklaştırmasının ardında yatan neden, eşitlikçi bir toplum yaratılma ihtimaline karşı geliştirilen ideolojik bir dirençle yakından ilgilidir. Her ne kadar Samuel Moyn (2017: 192), insan hakları olgusunun ideolojik mücadelelerin ötesine geçen yeni bir dili olduğunu iddia etse de, bu yanılsamalı bakış, soyut yurttaş ile somut birey arasındaki ilişkiselliği yeterince kavrayamamasından kaynaklanır. Başka bir ifadeyle, yurttaşlık ile kapitalist sınıfsal sistem arasında ve ihtiyaçların refah hizmetleri aracılığıyla mı yoksa piyasa üzerinden mi karşılanacağı meselesinde sürekli bir çatışma söz konusudur.
Tüm bu yapısal durumun iç karartıcı olduğunu söylemek mümkün olsa da bu tabloyu tek başına okumak umutsuzluk yaratabilir. Toplumsal tarih, karşı-hegemonya dinamiklerine şahitlik etmiştir: işçi sınıfı hareketlerinden feminist mücadelelere, sömürge karşıtı direnişlerden azınlık hareketlerine kadar pek çok örnekte, evrensel hak söyleminin dışlayıcı sınırlarının yine bu gruplar tarafından zorlandığını göstermektedir. Bu nedenle her hegemonik söylem, karşı-hegemonya mücadelesine gebedir.
Sonnotlar
[i] Buradaki ulus kavramı, etnisite bağlamında olmayıp egemen ve alt sınıf ayrımını ifade etmektedir.
[ii] Fordist birikim rejimi ve Keynesyen ulusal refah devletine karşılık gelen tek-ulus hegemonya projesi, ulusal ekonomi, ulusal devlet, ulusal yurttaşlık ve ulusal toplum arasındaki örtüşmeye dayalı olan bir matristen hareketle tam istihdam, ekonomik büyümeyi sağlama göreviyle ulusal seçim devrelerini yönetme görevlerine uyum sağlamış olan kurumlardan faydalanarak gerçekleştirilmiştir (Jessop, 2005: 280-281).
[iii] Çalıştırma kelimesini Jessop tercih eder. Kavramın İngilizce literatürdeki karşılığı workfare olarak tanımlanmakta ve asıl olarak refah yardımlarından yararlanma hakkının belirli zorunlu çalışma biçimleri (park, bahçe gibi kamu hizmeti verilen alanlarda çalışma veya bir meslek kursuna katılma gibi) şartına bağlı kılınması anlamında kullanılır. Refah mantığının aksine, burada öncelik sosyal haklardan yararlananlardan çok, yardımların karşılığının ödetilmesi ilkesine dayalıdır. Böylece refah için bedel ödetmeyi ve çalıştırmaya zorlayıcı yönü akılda tutmak gerekir.
[iv] Ekonomik kriz dönemlerinde veya maddi tavizler için imkânların kısıtlı olduğu durumlarda, tek ulus hegemonya projesinin gerçekleşme ihtimali sınırlıyken iki ulus hegemonya stratejisinin geliştirilmesi muhtemel olacaktır.
[v] Buna karşın, burjuva devrimlerinin hak söylemini bir paradoks olarak ifade etmek mümkündür. Marx’ın 1843 tarihli Yahudi Sorunu Üzerine eserinde, burjuva hak beyannameleri “insanı” özgürlüğün öznesi ilan ederken gerçekte burjuva bireyi, diğer insanlardan korunan, onlarla rekabet eden, mülkiyet haklarıyla çevrilmiş atomize bir varlık olarak kurgular (Marx, 1997: 30-36). Jessop’ın değerlendirmesi çerçevesinde ise şunu söylemek mümkündür. Verili bir üretim tarzı içerisinde, belirli bir hegemonya projesinin insan hakları söylemi tarihsel bir kaza değil; yapısal bir izdir ve bu iz bugün de hậlậ varlığını sürdürmektedir
[vi] Fransız Devrimi’nin İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi (1789) ve Amerikan Bağımsızlık Bildirisi (1776) aynı zamanda feodal ayrıcalıklara ve monarşik tahakküme karşı mülk sahibi burjuvazinin kendi özgürlük taleplerini insanlığın evrensel özgürlük talebi olarak çerçevelediği süreçlerdir (Hunt, 2007: 5-34; Marx, 2000: 46-52). İnsanın evrensel özne olarak ilan edilmesi, pratikte son derece seçici bir içeriğe sahipti: Mülkiyet sahibi, erkek, Avrupalı yurttaşın hukuki güvencesi ön plandayken kadınlar, köleler, sömürge halkları ve yoksullar söylemin özneleri sayılıyor, ama pratiğin dışında bırakılıyordu.
KAYNAKÇA
Bottomore, T. (2000), Yurttaşlık ve Toplumsal Sınıflar, der. T. Marshall & T. Bottomore, çev. A. Kaya, Gündoğan Yayınları.
Çankaya, H. (2021),Eksik Bir Retorik: Kriz Zamanlarında Sosyal Haklar, Fiscaoeconomia, 5(3), 1140–1158.
Cox, R. W. (1983), Gramsci, Hegemony and İnternational Relations: An Essay in Method, Millennium: Journal of International Studies, 12(2).
Gramsci, A. (1978), Selections From The Prison Notebooks, International Publishers.
Gramsci, A. (1986), Hapishane Defterleri, çev. Somer Kenan, Onur Yayınları.
Harvey, D. (2007), A Brief History of Neoliberalism, Oxford University Press.
Hunt, L. (2007), Inventing Human Rights, W. W. Norton&Company.
Jessop, B. (1988), Thatcherism, der. B. Jessop, K. Bonnet, & T. Ling, Polity Press.
Jessop, B. (2005), Hegemonya, Post-Fordizm ve Küreselleşme Ekseninde Kapitalist Devlet, çev. B. Yarar & A. Özkazanç, İletişim.
Jessop, B. (2008), State Power: A Strategic- Relational Approach, Polity Press.
Jessop, B. (2009), Kapitalist Devletin Geleceği, çev. A. Özcan, Epos Yayınları.
Laclau, E. ve M. C. (2012), Hegemonya ve Sosyalist Strateji, çev. A. Kardam, İletişim.
Marx, K. (1997), Yahudi Sorunu, çev. İ. Erdost, Sol Yayınları.
Marx, K. (2000), On the Jewish Question, Karl Marx Selelcted Writings, der. D. MacLellan, Oxford University Press.
Moyn, S. (2017), Son Ütopya: Tarihte İnsan Hakları, çev. F. Ev, Koç Üniversitesi Yayınları.
Şengül, T., & Aygen, A. (2023), Arendt ve Douzinas’ın Düşüncelerinden İnsan Haklarını Okumak, İnsan Hakları Yıllığı, 41, 105–132.
Üstel, F. (1999), Yurttaşlık ve Demokrasi. Dost.
Melek Halifeoğlu, lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde 2009 yılında tamamlamış; bütünleşik doktora çalışmalarını ise 2011-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda yapmıştır. 2011-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi'nde araştırma görevliliği yapmış olan Halifeoğlu, doktora çalışmasının tamamlanmasının ardından Bingöl Üniversitesi'nde çalışmaya başlamıştır.
Araştırma ilgi alanları: Politik ekonomi, Devlet kuramları, Siyaset kuramı, Düzenleme okulu, Birikim rejimi, Emek politikaları, Hegemonya, Toplumsal cinsiyet.
- This author does not have any more posts.